Siyaset Nedir?

Devletler niye var?

Neden ülkeler birbirleriyle savaşırlar?

Neden okula gitmek zorundayız?

Niye bazı ülkelerde toplu taşıma araçları çok ucuzken, hatta ücretsizken, bazılarında çok pahalı?

Neden özel hastaneler ve devlet hastaneleri diye bir fark var?

Niçin yurtdışında cep telefonları daha ucuz?

Asgari ücret niye var?

Asgari ücrete, asgari ücretle çalışanlar mı karar verir?

Nasıl bazı dinler dünyanın her tarafında varken, bazılarının çok az inananı var?

Niçin kimlik kullanıyoruz?

Neden bazı ülkelere gitmek için vize başvurusu yapıyoruz?

“Babam böyle kek yapmayı nerden öğrendi”?

Merak uyandıran bu sorulara blogda tek tek cevap vermeyi umuyorum. Ama önce şurdan başlayalım: bu durumları doğuran şey en genel tabiriyle “siyasi kararlar” diye anılır. Peki nedir siyaset?

Issız bir adada tek başına yaşayan bir insanın siyasetle ilişkisi yoktur. Siyasetten söz etmek için önce bir grup insanın küçük de olsa bir topluluk oluşturması gerekir.

Ancak ve ancak; farklı çıkarları, beklentileri ve geçmişleri olan fertlerin toplanmasıyla, bu fertler bazı konularda anlaşmazlığa düşecekler ve bu ihtilafı toplam faydayı artıracak şekilde çözme gayretine girecekler ki, böylece siyasetin heyecan verici, nefes kesici, baş döndürücü, göz kamaştırıcı havası ile tanışmış olacaklar.

Siyaset için “İhtilafı ittifaka, çatışmayı işbirliğine çevirecek büyülü bir simyadır,” demek isterdim; ama tıpkı simyacılar gibi siyasetle uğraşanlar da çoğu zaman başarılı olamazlar. En azından siyaseti bir gayret, teşebbüs, çaba olarak takdir etmek gerekiyor.

Vergi toplamak, ilköğretimi mecbur kılmak, devlet hastaneleri açmak, asgari ücret belirlemek veya savaş ilan etmek bir tercihtir. Bir seçeneği tercih etmek, diğerlerini dışarda bırakmaktır.

Bu, seçtiğimiz şıkkın bize kazandıracaklarının, dışarda bıraktıklarımızın kazandıracaklarından fazla olduğunu bildirir; veya bize daha az kaybettirecek olanı seçeriz. (Peki daha seçmeden bir şeyin neler getirip neler kaybettireceğini tam ve doğru olarak bilebilir miyiz? -Bu da sonraya kalsın.)

Her tercih bir sorumluluk getirir. Her sorumluluk belli hareket şekilleri doğurur ve bazen öyle hareketler vardır ki milyonlarca kişinin hareketini sınırlandırabilir. Bu ise, o milyonlarca kişinin bir rıza göstermesiyle mümkün olabilir.

Peki milyonlarca kişi, mesela cep telefonlarından özel tüketim vergisi alınmasına, askere çağrılıp cepheye gönderilmeye veya seyahat etmek için vize başvurusu yapmaya nasıl rıza gösterirler?

Rıza göstermek, evvela bir yetki teslim edilmesiyle gerçekleşir. Bu teslim, zımnen veya alenen gerçekleşmiş olabilir. Bir grup insan, belli yetkileri bir veya birkaç kişiye teslim ederler. Yetkiyi alanlar, sonraki icraatlerinde yetkiyi verenleri temsilen hareket edeceklerdir. Her hareket, bütün grubu etkileyecektir.

Dolayısıyla, bir topluluğun alacağı ilk karar şudur: sonraki kararlar alınırken nasıl bir yol izleneceği konusunda anlaşmak. Kararların alınacağı yol konusunda ittifak sağlanınca karar almak daha kolay olacaktır. En önemlisi, yalnızca bu yolla alınan kararlar meşru sayılacaktır; yani ancak bu yöntemle alınan karara rıza gösterildiği kabul edilir. (Fakat unutmayın, genellikle güçlü olan yolu belirler, yol da kıvrıldığı yere götürür. Diğer bir ifadeyle: yöntem sonucu belirler.)

Yetki ve sorumluluğu taşıyanlar, bütün topluluğu temsil etmeye başladıklarında, bir şeyi diğer şeylere tercih ettiklerini, yeğlediklerini beyan ederler, yani ilk hareket kararını verip, sonuçlarına başkalarını ortak ederler.

Herkes için ve daima geçerli olmasa da, insanların bir tercih yapmadan önce düşündükleri varsayılır.

Şimdi bütün bunları bir yemek tarifinin adımlarına benzetirsek; düşünme, yetki verme, rıza gösterme, tercih yapma, hareket etme gibi malzemelerden yemek pişirme işi “siyaset” tir. Ya da bu hareketleri barındıran spor siyasettir.

Yemek gibi düşünürsek, siyasetin sonunda masaya gelen çorba bazen çok acı olur, sofrada herkes aç kalır. Bazen çok lezzetlidir, herkes bir tabak daha ister. Eğer spor gibi düşünürsek siyasetin sonunda bazen boş yere ter dökülmüştür, en sonunda havlu atılır. Bazen de bir meleke kazanılır ve olimpiyatlarda koşulur.

Tabi bu kadar basitleştirerek siyasete kendi nezdinde “bilim” ünvanını verenlere biraz ayıp etmiş olduk. Ama onların gönlünü almak için ilerleyen bölümlerde “siyaset bilimi” kavramını irdeleyeceğiz. Gel gelelim siyaseti sanat gibi görenler varsa, onlara bir şey diyemiyorum. Yoksa bana göre siyaset bir bilim ve sanat olmanın yanında, oyun olarak da düşünülebilir.

Siyasetin kelime olarak “seyis” ile aynı kökten geldiği ve Arapçada “at terbiyesi” anlamına geldiği, ya da politikanın Yunanca şehir anlamına gelen polis kelimesinden türediği ve “şehir idaresi” manasında kullanıldığı klişesine girmiyorum, çünkü bunlar açıköğretim, veya sınav hazırlık videolarında bile zaten var.

Siyaset sadece devleti mevzu bahis yapmaz. Çünkü siyaset devletin ortaya çıkmasından önce de vardı. Ama siyasetin konusu olarak “iktidar” veya “yönetme-yönetilme” veya “bir grubu ilgilendiren tercihler yapma”yı sayabiliriz. Böylece siyasi iktisattan da bahsedebiliriz, spor siyasetinden de, eğitim kurumlarının siyasi yapısından da.

Siyasetin kapsamını, nerelerde yapıldığını, kimlerin “siyasetçi” sayıldığını çok da sınırlandırmamak gerekir. Zira siyaseti sadece belli meslek erbabının keyfine bırakmak ve toplumu bundan uzakta saymak, o toplumdaki fertleri kendi siyasi kararlarının ve tesir gücünün farkında olmaktan da uzaklaştırır. Böyle olursa, detayların arasına saklanan kurnaz şeytanların oyun alanı genişler.

Bu nedenle, aslında meslek birlikleri, sanayi örgütleri, sendikalar; kısacası öğretmenden doktora, pazarcıdan avukata kadar herkes öyle ya da böyle siyaset yapmaktadır.

Bazıları siyasetin doğasını, doğanın siyasetine benzetirler. Yani tıpkı Newton’un, başına düşen elmadan yola çıkarak arzın cazibe kanununa ulaşması gibi, ömür boyunca irisi ufağıyla elması armuduyla patır patır başımıza düşen (bazen de doğruca kafamıza fırlatılan) bütün meyvelerin, aslında siyasetin doğasındaki düzene işaret ettiğini söyler, siyasetin bilim olduğunu savunanlar. Cereyan eden bütün hadiselerin birtakım kanunların çekim ve itim yasalarına dayandığına inanırlar.

Siyasete bir bilim gibi yaklaşıldığında, felsefeden farklı olarak, olması gerekeni değil olanı irdeleyecektir. Bilimsel çalışmalar nasıl gözlem, sınıflandırma ve yorum gibi üç aşamadan oluşuyorsa, siyaset bilimi de incelediği olayları sınıflandıracak ve her zaman ve her yerde geçerli bir neden-sonuç ilişkisine ulaşacaktır.  Ya da en azından iddia ettiği şeyin geçerliliği doğrulanana kadar bir kurama sahip olacaktır.

Müspet ilimlerde bir bütün, parçalanarak laboratuvarda incelenebilir, üstüne deneyler yapılabilir ve bilim insanı yaptığı incelemede, muhtemelen incelediği şeylerden birinin tarafını tutmayacaktır. Fakat ilm-i siyasette, veya genel olarak toplum bilimlerinde, gözlemci tam olarak o toplumun ve o siyasetin içinde yer aldığı için tarafsızlık beklemek zordur.

Keza sınıflandırma yaparken de gözlemcinin inançları ve yaşantısı müspet ilimlerde olduğundan daha büyük önem taşır. Mesela zengin sınıf ve orta sınıftan bahsederken, bir araştırmacının varlıklı ve ayrıcalıklı kabul ettiği grubu, diğer bir araştırmacı orta sınıfta değerlendirebilir. En basitinden, coğrafi kıtalardan konuştuğumuzu sanarken bile aslında “Avrupa kıtası” diye bir şeyin olmadığını ve bunun Avrupa-merkezli görüşün sorunu olduğunu savunanlar vardır. Temel kavramların tarifini yaparken de çoğu zaman uzlaşma sağlanamaz.

Bilimsel yöntemin son aşaması olarak bir neden ve sonuç ilişkisini tespit ederken de “siyaset bilimci” azami dikkat etmelidir. Zira siyasi hadiselerin sebepleri çoğu zaman birden çok amilin veya faktörün ağlarıyla örülüdür ve bunların birbirleriyle etkileşimi her birini sürekli değişime itmektedir.

Doğal olarak, mütemadiyen değişen koşulların hep aynı sonuçları vereceğini iddia etmek çok zordur. Mesela bugün olan bir hadiseyi inceleyerek sebeplerini ortaya koymuş olabilirsiniz, ama savınızı destekleyen koşullar, bir sonraki veya başka bir yerdeki benzer hadisede değişmiş olacağı için aslında savınızı doğrulamayacaktır.

Ahmet Taner Kışlalı’dan alıntılayarak söylersek: “Siyaset bilimci gözlemlediği olaylardan bir neden-sonuç ilişkisi sezmeye çalışır. Bir varsayım geliştirir. Çoğunlukla tarihe başvurarak varsayımını doğrulayacak örnekler göstermeye çalışır. Böylece o konuyla ilgili bir “kuram” ortaya çıkmış olur. Ama “şu, şu, şu koşullar bir araya gelince devrim kaçınılmaz olur,” diyemez.

Velhasıl;

Siyaset nedir ve siyaset bilimi nicedir sorularını kısmen cevapladık. Siyaset ilminin gizemli, esrarengiz pencerelerini açacak güçlü bir sırrımız yok . Ama elimizde bol bol kışkırtıcı soru var. Mesela;

Devlet var olmalı mı?

Demokrasi en iyi hükümet biçimi mi?

Seçim sistemleri neyi etkiler?

Sistemik liderlik mi, yoksa karizma mı önemli?

Bu blogda işte bunların cevaplarını aramaya ve güncel örnekler üzerinden tartışmaya gayret edeceğiz.

Yorum bırakın