- 02.01.2021, Istanbul
Bir sabah uyandınız ve her zamanki gibi yataktan çıkıp banyoya gittiniz. Yüzünüzü yıkayacaksınız. Musluğu açmanıza rağmen suların akmadığını gördünüz. İçinizde bir korku belirdi. Çünkü bu, sıradan bir su kesintisi değil, su kıtlığının başlangıcı olabilirdi. Zira yaklaşık üç ay önce haberlerde, şehrinizin sadece doksan gün yetecek kadar suyu kaldığını duymuştunuz. Panikle, yedekte suyunuz olup olmadığına bakıyorsunuz ama maalesef bidonların hepsi boş. Sepette birikmiş çamaşırlar gözünüze çarpıyor. Elinizi saçlarınıza götürdüğünüzde yağlanmış olduklarını fark ediyorsunuz. Mutfağa geçip geceden kalma bulaşıklarınızı öylece dururken buldunuz. Suların bir gün değil, en az bir ay boyunca kesik kalacağını bildiğinizden, nabzınız hızla yükselmeye başladı. Bunun gerçek olmadığını, bir kâbus olması gerektiğini, belki de henüz uyanamadığınızı düşünüyorsunuz. Uyku mahmurluğunu üzerinizden atmak için musluğu tekrar açmayı denediğinizde, yüzünüze çarpacak bir avuç su bile akmadığını görüp, bunun bir kâbus değil, kıyametin ta kendisi olduğunu anlıyorsunuz.
Buraya kadar okuduklarınızı bir romanın giriş kısmı sandıysanız yanılıyorsunuz. Tedirgin edici olabilir ancak 2018 yılının Nisan ayında 4 milyon Cape Town’lu için bu anlatılanlar, önlerindeki yazın ne kadar sıcak geçeceğine işaret eden korkunç bir gerçekti.
Afrika’da Neler Yaşandı?
Güney Afrika’nın en ucunda bulunan sahil kıyısındaki bu büyük şehre birkaç hafta içinde artık şebekeden su verilemeyecek ve bundan sonra vatandaşlar sadece tesis edilen belli yerlerden, günde yalnızca 25 litrelik çok az bir miktar su alıp bununla idare etmek zorunda kalacaklardı. Kullanabilecekleri miktar halihazırda zaten yalnızca 50 litreydi.
Yüzme havuzları, bahçeler ve daha birçok ikincil alan için şebeke suyu kullanımı yasaklanmıştı. Yiyeceklerini eskisi gibi yıkayamıyor, banyo yapamıyor, tuvaletleri gerektiği kadar temizleyemiyorlardı. Bırakın bunları, tahsis edilen su miktarı, içmek ve yemek yapmak için dahi yetersizdi, zira Cape Town’da insanlar genellikle şebeke suyunu içme suyu olarak kullanıyorlardı. Kuraklık baş gösterince şişeli içme suları artık marketlerde bulunmaz oldu. İnsanlar geceden marketlerin önünde bekleyerek sabah dağıtıma gelen suları fahiş fiyatlar ödeme pahasına almak için kuyruğa giriyorlardı. Bir süre sonra herkesin yalnızca birkaç şişe içme suyu alabilmesini öngören sınırlamalar getirildi. Bunu, COVID-19 salgınının başladığı günlerdeki maske yokluğuna benzetebilirsiniz. Ancak bu tamamen doğru olmayacaktır. Çünkü maskenin üretimi için gereken ham maddeler bir süre sonra tedarik edilebildi ve üretim yeni talebe ayak uydurmayı başardı. Maalesef suyun olmadığı bir durumda bu kadar hızlı bir şekilde yeniden su üretebilmek mümkün olamayacaktır.
Bununla birlikte, bir anda plastik şişelerin, yağmur suyu tanklarının ve benzeri ürünlerin fiyatı roket gibi fırladı. Çünkü bu ürünlere karşı artan talep neticesinde artık bunları bulmak epey zorlaşmıştı. Böyle giderse şehirde adeta kıyametin kopmasına sayılı günler kalmıştı.
Zengin ve fakirlerin yaşadığı bölgeler birbirinden çok belirgin şekilde farklıydı. İmkânı olan zenginler yeraltı suyunu kullanabilmek için sondaj vurup bahçelerinde kuyu açabiliyorlardı. Ancak bu kadar talihli olmayan yoksul kesim, kuraklığın sonuçlarını çok daha ağır hissedecekti.
Dünyaya Cape Town’daki kuraklığı aktaran haberlerde ise “Day Zero” konuşulmaya başlamıştı. Yani, hiçbir şeyin var olmadığı başlangıçtaki yokluk durumuna dönüşü ima eden kıyamet gününe, “sıfırıncı gün”e yaklaşılıyordu. Bunun gerçek hayattaki yansıması ise muslukları açtığınızda hiçbir damlanın akmayacak olmasıydı.
Gasp olaylarının önlenmesi için şehirdeki çeşmelerin yanlarına polis ve askerler konuşlandı. Bir yandan suç olayları artıyor, diğer yandan ülkenin ekonomisi git gide sarsılıyordu. Tarım ürünlerinin fiyatları yükselince bunlara erişim de zorlaştı. Tahminlere göre azalan hasatlar dolayısıyla meydana gelen zarar 400 milyon dolar civarındaydı. Binlerce insanın işinden olması da cabası.[1] Üstelik her gün işinize gitmek yerine saatlerce bir çeşmenin önünde size sıra gelmesini beklediğinizi ve bunun oluşturacağı iş gücü kaybını düşünün. Ülke için maliyetin milyar dolarları bulması kaçınılmaz görünüyor. Bu dönemde büyük şirketlerin merkezlerini başka yerlere taşımak için arayışa geçtiğini, su verilemediği için belediyenin su dağıtım gelirlerinin tükendiğini ve turistlerin şehre gelmemesi yüzünden turizm gelirlerinin de sıfırlandığını hatırlatmak gerekir.
Bu Krizin Sebepleri Nelerdi?
Halbuki işler buraya gelmeden aylar önce devlet, vatandaşları kavurucu bir kuraklığın gelme tehlikesine karşı uyarmıştı. Kıyametin kızıllığı ufukta görünmeden ve topraklar susuzluktan çatlamadan önce insanların çoğu, özellikle varlıklı kesimlerde yaşayanlar, maalesef bu uyarıyı ciddiye almadılar.
Elbette bu kuraklığın tek sebebi insanların suyu fazla kullanması değildi. Şehrin dağıtım hatlarında ciddi sızıntılar da vardı ve sanayi amaçlı su kullanırken önemli boyutta bir israf söz konusuydu. Bunun yanı sıra devlet kurumları ve belediye yönetiminin kendi içindeki iletişim sorunları ve bunların yönetimsel zaafları da önemli bir rol oynamıştı.
2011 ve 2018 yılları arasında Cape Town’un Belediye Başkanı olan ve şu anda Güney Afrika’nın Kamu Hizmetleri ve Altyapı Bakanı koltuğunda oturan Patricia De Lille, o zamanlar ana muhalefet partisi Democratic Alliance mensubuydu. Su kıtlığının baş göstermesinden önce riskleri hafife almak, krizi iyi yönetememek ve kaynakları verimsiz kullanmakla itham edilen De Lille, belediye başkanlığı görevinden olmasa da su kriziyle mücadeleyi yönetme görevinden partisi tarafından azledilmişti. Time dergisinin Cape Town’da ikamet eden Afrika Ofisi Şefi Aryn Baker, o günlerde De Lille’in: “Merak etmeyin, böyle güzel idare edilen bir şehri susuz bırakmayız,” sözlerinin kendisini rehavete ittiğini söylüyor. Bu rahat yaklaşımların ve gerçek durumu inkâr etmenin elbette boş bir özgüvenden kaynaklandığı kadar, ekonomik imkansızlıkların sonucu olduğunu da düşünebiliriz. Bu ekonomik kayıtlara daha sonra değineceğiz.
Başka Hangi Büyük Şehirlerde Su Krizi Yaşanıyor?
Güney Afrika’nın en büyük nüfusa sahip ikinci şehri ve aynı zamanda üç başkent içinden Yasama Başkenti olan Cape Town[2], dünyada suyunun tükendiğine şahit olmamıza ramak kalan büyük şehirlerden yalnızca biri. 12,5 milyon insanın yaşadığı ve Brezilya’nın en kalabalık şehri olan São Paulo 2015 yılında suyun bitmesine tahminen 20 gün varken bir rahmet eseri olarak gelen yağmurlarla güç bela toparlamayı başardı. Önümüzdeki günlerde ise böyle bir kuraklıkla nasıl savaşacağını bilemiyoruz.
Meksika’nın başkenti, 21 Milyon insana ev sahipliği yapan Meksiko’da yağan yağmurlar yer altında (akifer) bulunan ve ölçüsüz şekilde tüketilen suları doldurmaya yetmediği için bu mega şehir hem gittikçe çöküyor hem de susuzluk tehlikesiyle burun buruna geliyor. Şehrin büyük kısmında sular yalnızca günün bir yarısında akıyor ve neredeyse dört milyon insan için haftada yalnızca birkaç saat bile musluktan su alabilmek büyük nimet. Mevcut suyun %40’ı dağıtım hatlarındaki bakımsızlık ve insanların bilinçsiz faaliyetleri yüzünden israf oluyor. Gelecek yirmi yıl için büyük bir geliştirme yapılmazsa sadece insanlar için değil, doğadaki hayvanlar için de büyük bir felaket kapıyı çalabilir.
Yukarıdaki şehirlerle birlikte, Avusturalya’da Melbourne, Endonezya’da Jakarta, Hindistan’da Bangalore, Mısır’da Kahire ve maalesef Türkiye’de İstanbul’un da benzer bir kaderle yüzleşecekleri tahmin ediliyor. Yazının son kısmını Türkiye’nin diğer örneklerle mukayese edilmesine ve hem kamu birimlerinin hem de biz vatandaşların üstlenmesi gereken sorumlulukları anlatmaya ayıracağız. Buraya geçmeden önce Güney Afrika’da hükümetin ve insanların ne gibi tedbirler alarak krizi savuşturduğuna değinelim.
Peki Güney Afrika’da Krizle Mücadelede Neler Yapıldı?
Cape Town’da 2018’de yaşanan krizin atlatılmasında insanların tutumlu davranmasının etkisi çok büyük oldu. Bir yandan, çiftçiler kendilerine tahsis edilmiş olan tarımsal suyun önemli bir kısmını kullanmaktan feragat edip belediyenin bu suyu vatandaşlara dağıtmasına razı oldular. Diğer yandan ise insanlar ve şirketler seferber olup su tasarrufu için kampanyalar düzenlediler. Bunların içinde bir gömleği en uzun süre giyme meydan okumaları (challenge) gibi ilginç aktiviteler de vardı. Şehrin sakinleri sosyal medyada tasarruflu kullanım için ip uçlarını birbirleriyle paylaştılar. Neticede su kullanımının en fazla olduğu yaz döneminde bile geçen seneye oranla %50 su tasarrufu gerçekleşmişti.
Özel sektör, üniversiteler, sivil toplum ve bürokrasiden konuyla ilgili uzman kişilerden oluşan bir krizle mücadele heyeti teşkil edildi. Devlet birimleri deniz suyunu arıtma tesislerinin projelerine başladı. Aynı zamanda bilgi teknolojilerini kullanarak en fazla su tüketiminin gerçekleştiği mahaller tespit edildi, görselliği artırılmış haritalar ile toplum bilinçlendirildi. Devlet buradaki krizin finansal olarak yönetilebilmesi için bir kaynak ayırdı.
Böylelikle “Day Zero” önce birkaç hafta, sonra ay olarak geciktirildi ve en nihayet “Sıfırıncı Gün”ün şimdilik tamamen takvimlerden silindiği duyuruldu. Bugün geldiğimiz durumda Salı, Perşembe ve Cumartesi günleri olmak üzere damlama hattıyla bahçe sulanmasına izin veriliyor.
İstanbul’da Durum Ne?
Haberlerde sıkça karşılaşmaya başladığımız gibi, kayıtlı veya kayıtsız yaklaşık 20 milyon insanın yaşadığı İstanbul’un barajlarında doluluk oranları %20’nin altına inmiş durumda. Artık İstanbul için yağışların gelmemesi halinde 3 aylık su rezervinin kaldığı söyleniyor.
Benzer haberleri oldukça sık duymaya başladığımız son on yıldaki en kurak kış mevsimini ise 2020 yılının sonlarına doğru yaşadık ve 2021 senesinde de yaşamaya devam edeceğiz. Zira neredeyse kış mevsiminin ortasına gelmiş olmamıza rağmen bırakın kar yağışını, henüz doyurucu bir yağmur dahi yağmadı. Üstüne üstlük, bütün yağmurlar barajların dolmasını sağlamıyor, özellikle Ocak, Şubat ve Mart aylarındaki yağışlar barajlar için ab-ı hayat oluyor.
Kayıp kaçak oranının Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Kimya Mühendisleri Odası tarafından yapılan 8 Aralık 2020 tarihli basın açıklamasında %30 olduğu ifade edilmişti. Şehrin günde ortalama 3 milyon metreküp su tükettiğini ve bu oranın salgın yüzünden arttığını düşünürsek ne kadar riskli bir halde olduğumuz anlaşılabilir.
İSKİ Genel Müdürü Raif Mermutlu da 24 Aralık 2020’de Habertürk’e yaptığı açıklamada, tıpkı eski Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu gibi, eski İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş gibi ve tıpkı 2018 yılında Cape Town belediye başkanı De Lille’in kendi şehri adına söylediği gibi, “İstanbulluları susuz bırakmayız,” dese de henüz elle tutulur bir tedbir alınmış değil ve İstanbul 2021 yılında kaygı verici bir duruma doğru ilerliyor.
Böyle giderse sadece 7-8 ay sonra İstanbul için “Sıfırıncı Gün”ü konuşuyor olabiliriz! Zira eldeki projelerin en erken 2 yıl sonra faal olacağı anlaşılıyor.
İstanbul ve İstanbullular Ne Yapmalı?
Öncelikle konunun mali yönünü ele almak gerekir. Su işletmelerinin çok yüksek sabit giderleri var ve buna rağmen İstanbul’da suyun fiyatı çok ucuz. İSKİ’nin su fiyatlarına %25 zam istemesine rağmen belediye meclisinde çıkan zam oranı %7 civarında. Bu durumda yeni projelere girişmek veya devam eden projeleri hızlandırmak mümkün olmayacak ve gerçekleşmesi halinde milyarlarca doların buhar olacağı bir kuraklık senaryosunda elimiz kolumuz bağlı kalacak. Hele ki kuraklık anında zaten az olan su dağıtım gelirlerinin daha da düşeceğini ama sabit giderlerin değişmeyeceğini hatta artabileceğini düşünürseniz ne kadar karamsar bir tablo ortaya çıktığını anlayabilirsiniz. Mesela şu anda deniz suyunu arıtma projeleri sırf maliyeti yüzünden geri planda değerlendiriliyor. Ancak şunun birileri tarafından yetkililere söylenmesi gerekir: Böyle bir projenin maliyetini yüklenmeye değer bulduğumuzda zaten iş işten geçmiş olacak! Çünkü bir arıtma tesisinin yapılması ve aktif hale getirilebilmesi için yıllar gerekecek!
Koordinasyon konusu da çok önemlidir. İstanbul’da da tıpkı Cape Town’da olduğu gibi belediye başkanı hükümetle aynı partiden değil, muhalefet partisinden. Dolayısıyla eş güdüm sağlamak her zaman kolay olmayacak, ancak bunun doğuracağı sıkıntıyı bütün şehir halkı yaşayacak. Büyükşehir Belediyesi ve İSKİ ile hem farklı partilerden de olsa ilçe belediyelerinin, hem de Devlet Su İşleri, Su Enstitüsü, ilgili bakanlıklar ve Cumhurbaşkanlığının son derece entegre çalışması gerekiyor. Özellikle su temin projelerindeki ihale süreçlerinde işinin ehli olan firmalarla çalışmamak, bu kuraklık krizinde İstanbulluları çaresiz bırakmak anlamına gelecektir.
Bir de altyapıyı planlamamız gerekiyor. Bina tesisatları ile birlikte, drenaj hatlarının bakımlı ve sağlam olması, su dağıtım kanallarında kaçakların azaltılması gerekir. Böyle kaçaklarla temiz suyumuzun hali hazırda %30’unu kaybediyoruz. Üstelik, İSKİ Genel Müdürü Mermutlu, kullandığımız suyun da 5’te 4’ünü israf ettiğimizi söylüyor! Yağmur sularını toplayacak tankların kullanılması, İSKİ’nin pilot projesinde belli konutlara dağıtmaya başlayacağı gibi suyun akışını azaltan aparatların musluklara takılması suyu daha verimli kullanmamızı sağlayacaktır.
Şahsi kullanımlarımızda kılı kırk yararcasına tutumlu olmalıyız. Artık rahat davranmanın vaktinin geçtiğini görmek ve bu konuda paniklemeye ve korkmaya başlamak gerekiyor. Sifonu çektiğimizde litrelerce temiz su akıp gidiyor. Oysa elimizi yıkamak, banyo yapmak, abdest almak veya herhangi başka bir sebeple musluğu açtığımızda lavaboya küçük bir leğen koyup suyu burada tutabilir ve bu suyla da tuvaletleri temizlemek gibi diğer işleri çözebiliriz.
Araba yıkamak, halı yıkamak, hobi bahçesi yapmak gibi alışkanlıklarımızı elimizin tersiyle bir kenara itmenin vakti geldi. Kıyafetlerimizi daha uzun giyebiliriz, yakası terden biraz sararmışsa ne çıkar? Köpük bardak ve plastik çatal kullanalım mümkünse. Pamuk ve pirinç gibi çok su isteyen ürünlerin kullanılmasını azaltalım. Sadece 3 dakikada duş alma challenge’ları düzenleyelim.
Bu tedbirleri evimizde uygulamak nispeten daha kolay. Ancak çalıştığımız şirketlerde de yapabileceğimiz tasarruflar illa ki bulunacaktır. Kamu kurumunda ya da çalıştığımız özel şirkette suyu kullanmayı bilmeyen veya evindekinden daha rahat kullanan insanlar çıkacaktır. Bunları da lisan-ı münasiple uyarmanın bir yolu olmalı. Onlara su kullanma kılavuzları mı dağıtsak?
Çiftçilerimizi damlama sistemleriyle tanıştırmalıyız. Dizilerde senaristler su kıtlığının yaşandığı günleri de anlatmalı. Öyle ya, Osmanlı yahut Selçuklu zamanında su kıtlığının yaşandığı sırada Ulu Hakan’larımız nasıl bir kahramanlık sergiledi, necip milletimiz nice bir iradeyle bu sıkıntıdan azad oldular? Umulur ki susuzluğun etkisini gözleriyle gören insanlar tasarrufunu önemini daha net anlayacaktır.
Korkunç Bir Kriz Senaryosu
“En iyi durumu ümit et fakat en kötüsüne göre planını yap,” demişler. En kötü senaryoyu gözlerimizin önüne getirmeden, kolları sıvayıp derhal harekete geçmek mümkün olmayacaktır. O halde su krizi anında neler yaşayabileceğimize bir bakalım.
Evvela, evlerimizde ve iş yerlerimizde musluklardan suyun gelmemesi ile birlikte çok ciddi temizlik sorunları yaşayacağız. Alıştığımız günlük hayat düzeni yerle bir olacak. Banyoda, tuvalette, mutfakta nasıl manzaralarla karşılaşacağımızı hayal gücünüze bırakıyorum.
Bununla birlikte 20 milyonluk bir mega kentte yaşadığımızı unutmayın. Eğer şebekeden su verilemezse, dağıtım yerleri kurulmak istenecektir. Yani artık işinize değil, sabah erkenden dağıtım yerlerinden su almaya gideceksiniz ve saatlerce orada bekleyeceksiniz. Yaşlılar ve kimsesizler bunu dahi yapamayacak. Arabası olmayanlar çok uzak mesafeleri yürürken bidonların ağırlığı altında ezilecekler. Arabası olanlar belirlenen alanlarda park edecek yer bulamayacak. Verilecek suyun temizliği de şüpheli olacak. Tekrar ediyorum: yirmi milyon insan!
Su bulamayan insanlar diğerlerindeki suyu gasp etmeye çalışacaklar. Suç oranları artacak. Kadınlar ve güçsüzler kendilerini savunmaktan aciz kalacaklar. Kötü niyetliler bunu yalnızca suya ihtiyaçları olduğu için yapmayacak. Su karaborsada dolaşır hale gelecek. Sadece su da değil, plastik şişeler ve yağmur tankları da öyle.
Suçları önlemek için polis ve askerler görevlendirilecek. Toplumsal kaos artarsa olaya daha sert müdahale edecekler. Eğer düzen iyice bozulursa bunu tesis etmek için demokratik kurumlarımızı sarsacak şekilde silahlı kuvvetler tarafından bir müdahalede bulunulması riski bile doğabilir.
Azalan temizlik ile birlikte yeni hastalıklar ortaya çıkabilir. Bu hastalıklardan tedavi görmek için insanlar hastanelere gittiğinde, zaten kısıtlı miktarda su verilen eğitim kurumları, hastaneler, kışlalar gibi stratejik yerlerde de su stresi artmış olacak.
Gıda fiyatları tavan yapacak. Elbette bu artış sadece tarım ürünleri ve gıda fiyatlarıyla sınırlı kalmayacaktır. İşgücü kaybı yaşanacağı için bütün ürünlerin fiyatları da artacaktır.
Yabancılar şehre gelmez olduklarından dolayı turizm gelirleri düşecek ve ülke ekonomisi de ciddi hasar görecektir. Bununla birlikte yatırımlar da gelmeyi durduracak ve krizin mali etkisi katlanacaktır. Su gelirlerinin azalacağından ve de sabit giderlerin değişmeyeceğinden bahsetmiştik.
İnsanların yanında doğada yaşayan hayvanlar da büyük tehlike altına girecekler.
En son olarak, eğer sınır aşan nehir suları var ise, krizde olacak olan ülkemizin bu nehir sularından daha fazla kullanmak istemesi komşu ülkelerle aramızda gerilimlere neden olabilecektir.
Sonuç
En son Stanford Üniversitesi ve Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi’nden (NOAA) araştırmacıların yeni yüksek çözünürlüklü simülasyonları kullanarak yaptıkları ve 9 Kasım 2020’de yayınladıkları araştırma[3], insan kaynaklı iklim değişikliğinin Cape Town’daki gibi kuraklık krizlerinin yaşanma ihtimalini 5-6 kat artırdığını ortaya koydu. Bu da demek oluyor ki, yüksek sera gazı salınımı devam ettiği takdirde her üç yılda bir benzer şiddetteki krizlerle yüz yüze geleceğiz.
Neticede musluktan su akmıyorsa bunun suçlusu musluk değildir. Umursamazlığımızın ve bencilliğimizin sonuçlarını idrak etmeli ve artık bunların sorumluluğunu üstlenmeliyiz. Bir yandan ölçüsüz kullanımlarımız doğayı sömürürken ve bu da bir iklim değişikliği oluştururken diğer yandan krizlerin gelmeyeceğini ummak gibi bir saflığa düşmeyelim. Krizler gelecek. Bugün harekete geçmeliyiz.
[1] Danielle Torrent Tucker’ın Stanford News için 9 Kasım 2020 tarihinde yazdığı haber yazısından.
[2] Güney Afrika Cumhuriyeti’nin resmi olarak üç başkenti vardır. Pretoria Yürütme Başkenti; Cape Town Yasama Başkenti; ve Bloemfontein ise Yargı Başkentidir.
[3] “Increasing risk of another Cape Town “Day Zero” drought in the 21st century”, Salvatore Pascale, et.al, Proceedings of the National Academy of Sciences, Nov 2020, 117 (47) 29495-29503; DOI: 10.1073/pnas.2009144117