İnsanlık yüzbinlerce yıl öncesine kadar yontulmuş taşları kullanarak kendini diğer vahşi canlılardan korumasını bilmişti, fakat metalleri ateşte eriterek onlara şekil vermeyi öğrendiğinde hem hükümdarların eline büyük bir güç verecek, hem de kanlı savaşların ortaya çıkmasına sebep olacak bir dönemin kapısını araladığının farkında değildi.
Araştırmacılar en eski kılıç benzeri cismi Malatya yakınlarındaki Arslantepe’de keşfetmişti ve bu kılıçlar beş bin üç yüz yıldır oradaydılar. Kılıcın ilk kullanıldığı yerin aslında tarımın ve medeniyetin beşiği kabul edilen verimli hilal olması onları çok da şaşırtmamıştı. Zira tarım ve medeniyet, hızlı bir nüfus artışı getirmiş, bununla birlikte büyük ölçekli siyasi yapılar kurulmuş ve insanlar birlikte yaşamalarını kolaylaştıracak gelenekleri, örfleri ve âdetleri sahiplenmişti. Bunlar topluluğu bir arada tutan ahlak kurallarıydı.
Kılıç ise ya bu kuralları çiğneyen asileri cezalandırmak ve isyanları bastırmak yahut dış dünyanın meselelerini çözmek için ortak kullanılan yabancı bir dil gibiydi ve yazıya geçerken daima kırmızı bir mürekkep kullanıyordu. Ama kılıçla yazılanlar çok kalıcı olmadığından, Sümerliler aynı tarihlerde daha kalıcı olsun diye kil tabletler üstüne yazı yazmayı da bulmuşlardı.
İnsanların din ve yaratıcı ile bağları ise çok daha eskiden ama yine aynı yerde, verimli hilalin kuzeyinde kurulmuştu. Şanlıurfa’da keşfedilen Göbekli Tepe’nin tarihi on iki bin yıl öncesine kadar uzanıyordu. Buradaki taş figürler insan üstü birer varlığı temsil ediyorlardı. İnsanlar kendilerinden daha üstün ve suretini işlemekten kaçındıkları bu yüce varlıklara adanmış tapınaklarda, gökyüzünde gördükleri koca evrenin bir parçası olduklarını idrak etmişler ve hem yıldızları hem de kendilerini var eden bir güce adaklar sunarak ona karşı şükranlarını bildirmişlerdi. Ancak ne burada ne de dünyanın diğer ucunda inanılan dinlerin hiçbiri yeryüzünde üç büyük din kadar yayılamayacaktı. Çünkü insanların elinde henüz ne at gibi bir ulaşım aracı vardı ne de kılıç gibi bir silah.
İslam’ın öğretileri ilk zamanlardan beri Müslümanların kalplerinde haşyet uyandırmaktaydı. İlk Müslümanlar, yani ashab-ı kiram, iman ettikleri takdirde büyük meşakkatlere maruz kalacaklarının farkındaydılar. Çünkü tek Allah’a iman etmek, diğer bütün tanrı kabul edilenleri, atalarının yollarını, toplumun âdetlerini, idarecilerin buyruklarını ve dolaylı olarak onların meşruiyetlerini ve egemenliklerini tanımamak anlamına geliyordu.
Otoriteye bu nevi bir başkaldırı, beraberinde tartaklanmayı, alay edilmeyi, yalnız bırakılmayı, didişmeleri, yağmaları, topluca boykota uğramayı ve memleketinden çıkarılmayı da getirecekti. Can ve mal güvenliğinin olmamasına rağmen bu insanlar inandıkları uğruna bedel ödemeyi göze aldılar. Müslümanlar yeterli sayıya ulaştıklarında ise bu kez din ve kılıç birlikte haklarını arayacaktı. Artık yüzlerce yıl sürecek fetihler ve toplu ihtidalar devri başlıyordu. Bununla birlikte, daha sonra dini yaymaya gidecek gerek tüccarlar ve gerekse süvariler, eski günleri yad etmek isteyecekler ve Peygamber’in sünnetini, yani onun bizzat uyguladığı, önerdiği yahut göz yumduğu hareketleri birer alamet halinde sergileyeceklerdi. Artık sünnet; geleneğin, örf ve âdetlerin birer parçası olmuştu.
İşte Diyanet İşleri Başkanı kılıcını çekip Ayasofya’da hutbe okumaya çıktığında doğal olarak medyanın meraklı gözleri uzun süredir görmedikleri bu sahne karşısında şaşkınca bakakaldılar. Oysa bu da kaynağını Peygamber’in hutbede bir direğe yaslanmasından alıyordu. Her ne kadar Hz. Ömer gibi halifeler bunu uygulamasa da, daha sonra fethe çıkanlar, fethettikleri beldelerin ibâdethaneleri içinden birini seçerek onu mescit yapıyor, ve rivayete göre orada verdikleri hutbede ise ellerindeki kılıca yaslanıyorlardı.
Osmanlı Padişahları da tahta çıkmak için kılıç kuşandıkları Cuma günü hutbeye kılıçla çıkardı. Böylece İslam’ın ve inananların güçlü olduğu mesajı da hutbe ile birlikte irad ediliyordu. Ancak bu gelenek bir iki cami hariç asırlardır uygulanmamıştı. Bunun ötesinde, uygulanmasını gerektirecek sebepler de yoktu. Çünkü Müslümanlar eskisi gibi fethe çıkacak kadar güçlü değillerdi. Ayrıca çağ değişmiş, savaşlarda kılıç yerine tüfekler kullanılmaya başlanmıştı. Dolayısıyla bu gelenek devam ediyor olsaydı hutbede bir AK-47’ye veya MG 3’e yaslanmak, biraz daha ileri gidersek uranyum tüpüne yaslanmak daha uygun düşebilirdi. Ancak hükümet Ayasofya’nın ibâdete açılmasını İstanbul’un “manevi fethi” olarak gördüğü için 1453 yılına gönderme yaparak kılıçla hutbe okuma âdetini tekrar etmeyi uygun bulmuştu. Peki bu saygın bir tutum muydu?
Örf ve âdetler gereklidir. Hatta bunlar hukukun yazısız kurallarını oluşturan bir kaynak olarak da kabul edilebilir çünkü uzun süredir insanlar arasında işlerin nasıl yürüdüğünü gösterirler ve belli sorunları çözer, bazı işleri düzenlerler. İngiltere ve Amerika’daki “common law” sistemi büyük ölçüde eski örf ve âdetlere dayanır. Türkiye’de ise medeni hukukta örf ve âdetlere gönderme yapılmış ve bunlar yeri geldiğinde hukukun bir kaynağı olarak düşünülmüştür.
Ancak bir işin örf veya âdet olarak kabul edilmesi için çok kadim bir geçmişi olması, ayrıca kesintisiz uygulanması gerekir. Kemal Gözler, Hukuka Giriş kitabında bu konuyu açıklarken, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında hazırlanmış ve İslami bir medeni hukuk olarak kendisine başvurulmuş Mecelle’de Ahmet Cevdet Paşa’nın şunu yazdığını aktarır: “Kadim odur ki evvelini bilir kimse olmaya.” Aynı şekilde âdetin kesintisiz olması gerektiğini bildirmek için de “âdet ancak muttarid yahut galip oldukta muteber olur,” maddesini ekler ve âdetin, “aksine dair hiçbir hatıra kalmamış bir zamandan beri”[1] tekrarlanıyor olması gerektiğini vurgular. Dolayısıyla Mecelle’ye göre de hutbeye kılıçla çıkmak ne kadim bir zamandan gelmekte ne de kesintisiz uygulanmakta olduğu için muteber bir âdetimiz değildir. Bununla birlikte, bu geleneğin İslam ile gelmiş olması onun evrensel olarak kullanılmasını da gerektirirdi. Halbuki günümüzde hutbede kılıç kullanan bir millet yoktur.
Biz insanlar toplum halinde kalabilmek için hala âdetlerimize sarılıyor ve örflerimizi uyguluyoruz. Din, oldukça yaygın bir şekilde duygu ve düşüncelerimize yeni bir boyut ekliyor. Kendimizi ve öz değerlerimizi korumak adına kılıca yaslanmak ise güvende hissettirmek şöyle dursun, korkularımızın etrafına daha kalın çizgiler çizerek onları belirginleştiriyor. Ortak dil değişeli uzun zaman oldu, doğru iletişim kurmayı öğrenemezsek medeniyetin doğduğu bu verimli hilalin en bahtsız misafirleri olabiliriz.
[1] a tempore cujus contrarii memoria non existet
Not: Bu yazı 16 Ağustos 2020 tarihinde yazıldı.
wow!! 28ÜNİVERSİTE TERCİHLERİ: Büyük Oyunu Gör
BeğenBeğen