1. Yanlış Bilgi BAĞDAT’TAN DÖNER Mİ?
Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, dünyanın en büyük iki gücü ABD ve Sovyetler Birliği’nin başını çektiği kapitalist blok ve sosyalist blok arasındaki gerilim had safhaya çıkmıştı. Bu iki gücün uydu ülkelerinde küçük çaplı sınır muharebelerinin, silahlı ayaklanmaların ve darbelerin sık sık görülmesi âdettendi.
Fakat sahadaki askeri mücadelenin yanında bir de savundukları ideolojilerinin arasında süren savaş vardı. Kendilerine taraftar toplamak zorundaydılar. Bunu yapmanın bir yolu, bazen karşı tarafı zayıf gösteren, yeri geldiğinde onu bir zorba gibi resmeden, bazen de kirli işlere karışmış izlenimi veren haberler yaymaktı. Bir diğer yandan, kendilerini de gerçekte olduğundan daha güçlü ve tehlikeli göstermek zorundaydılar.
Özellikle komünist blokta yer alan Rusya ve Çin’in tarihlerinde, yanlış verilere dayanarak ve güçlü görünmek için takip edilen devlet politikalarının bazen hiç de iyi sonuçlar doğurmadığı tecrübe edilmişti. Çin, Sovyetlerin gelişim modelini kopyalayarak dünyanın en güçlü çelik üreticilerinden biri haline gelmeyi ve İngiltere’yle rekabet etmeyi arzuluyordu. Devlet, belli veriler toplamış ve bir plan yapmıştı. Toplanan bu bilgilere göre de her bölge ve köy için üretim hedefleri belirlenmişti.
1958 yılında İkinci Beş Yıllık Plan, yahut diğer adıyla, Büyük Atılım projesini devreye soktular. Zira durum değerlendirmelerinde yöneticilere verilen raporlar, çelik üretim hedeflerinin gerçekleşebilmesinin önünde herhangi bir engel görmüyordu. Hedefleri tutturmak için çiftçilerin bile çelik üretmesi istendi. Evlerin arka bahçelerinde çelik eritme fırınları kuruldu ve köylüler komünler halinde örgütlendi. Artık her köy, küçük bir fabrika gibi işleyecekti. Yemekler tek bir yemekhaneden gelecek, insanlar aynı saatlerde çalışıp dinlenecek, dolayısıyla çalışma verimi artırılacaktı. Kadınlar dahi ev işleriyle uğraşmak yerine üretime katılacaktı.
İlk başlarda köylüler bu yeni düzene adapte olmakta zorlansalar da, bir süre sonra alıştılar. Ancak işte asıl problem, bundan sonra başlayacaktı. Zirai üretim düşünce kıtlık baş gösterdi. Çiftlik hayvanlarını işe sürmek yerine gıda takviyesi için kullandılar. Çelik üretim hedeflerini tutturmak için tarlada kullandıkları sabanları, tırpanları, hatta evlerindeki tencereleri bile fırınlara atmak zorunda kaldılar.
Oysa üretim verileri, yukarıya sunulan raporlar, hedeflerin hala gerçekleşebileceği beklentisini yayıyordu. Köylerin başındaki idareciler, kendi amirlerinden geçer not alabilmek için verilerle oynuyordu. Bununla birlikte sırf halkın arasında kıtlık olmadığını göstermek için devlete verdikleri yahut ihracata gönderdikleri hasat paylarını da artırdılar. Bu şartlar, köylülerin durumunu iyice zorlaştırdı. Çıkan salgın hastalıklar ve kıtlık neticesinde on milyonlarca insan yaşamını yitirdi. En nihayetinde artık gizlenecek bir hali kalmayınca Büyük Atılım projesi 1960 yılında, yani yürürlüğe konduktan iki sene sonra terk edilecekti.
2. İstatistik, zar atmaz
1980’lerin sonuna doğru özellikle Doğu Avrupa ülkeleri, komünist ve merkezi planlamaya dayanan yönetim sisteminden yavaş yavaş sıyrılmaya ve pazar ekonomisinin prensipleriyle işlemeye başlıyordu. Bununla birlikte, kapitalist blok ülkeleriyle aralarındaki münasebetler de gelişmekteydi. Ortak hedeflere ulaşabilmek için de doğru veriyi kullanabilmeliydiler. Zira Büyük Atılım projesi, ülkelerin sahip oldukları potansiyelin ve hedeflerinin eşleşmemesi durumunda yaşanabilecek krizler konusunda yeteri kadar ibretlik hikâye sunmuştu.
İstatistikler ve veriler çok önemliydi çünkü vatandaşlar bunları haberlerde görecek, kendi harcamalarını yahut yatırımlarını buna göre ayarlayacaktı. Akademisyenler bu bilgileri makalelerinde kullanacaklar ve buna göre tezler geliştireceklerdi. Asgari ücretler hesaplanıyor, yakıt ücretleri belirleniyor, yoksulluğu ve işsizliği azaltma stratejileri bu verilere göre kuruluyordu. Nüfus ve işgücü planlamasından, zamların belirlenmesine; banka faizlerinden tutun emlak ve emtia fiyatlarına; bölgesel kalkınma hedeflerinden, şehir planlamasına, eğitim ve taşıma altyapısının hazırlanmasına; devlet yardımlarından, seçim mahallerinin düzenlenmesine ve sağlık hizmetlerinden göç kanunlarına kadar her şeyde birtakım veriler kullanılıyordu.
Bu yüzden, Avrupa ülkeleri kendi ihtiyaçlarını analiz edebilmek için bilimsel, kullanışlı ve tutarlı bir veri oluşturma sistemi geliştirmek zorundaydı. Dolayısıyla 1991 yılında bir Avrupa İstatistikçiler Konferansı tertiplendi ve burada Resmi İstatistiklerin Temel Prensipleri isimli protokol kabul edildi.
Resmi istatistiklerde bu Temel Prensiplere uyulması o denli önemliydi ki, 1991 yılında ilk kez Avrupa İstatistikçiler Konferansında kabul edilen bu prensipler, 1992’de Avrupa Ekonomik Komisyonunda bakanlar tarafından, sonra da 2 yıl içinde Birleşmiş Milletler İstatistik Komisyonu tarafından kabul edildi. Aradan 20 yıl geçtiğinde bütün devletlerin bu prensiplere bağlı kalarak veri derlemesi yapması bariz şekilde önem kazandığı için, 2014 yılı Ocak ayında bu Temel Prensipler, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda benimsenecekti.
Birleşmiş Milletler, her ülkeyle bu prensipleri devamlı olarak paylaştı. Ülkeler vatandaşlarının verilerini temel prensiplere uyarak tasnif ve tahlil edebilir, buna göre siyasi istikametlerini belirleyebilirlerdi.
3. BİR BAĞIMLILIK OLARAK KARA BİLGİ AKLAMA ya da “InformatIon LaunderIng”
Ancak her ülke, uymayı taahhüt ettikleri prensiplere uymakta o kadar hevesli değildi. Neticede, hükümetlerin çıkarları ile vatandaşların çıkarları bazen çatışabiliyordu. Hükümetler, iktidarda kalma sürelerini uzatmak için ülkenin genel durumunu iyi gösterme eğilimindeydiler. Biz vatandaşlar da, gösterişli istatistik tablolarının pastalarında ve çubuklarında gizlenen birtakım varsayımları veya yanlışları çok rahatlıkla gözden kaçırabiliyorduk. Aslında belki de hükümetlerin istedikleri tam olarak buydu. Rıza göstermek için inanmamız; inanmak içinse aldanmamız gerekirdi.
Neyse ki son zamanlarda kendi hükümetlerimizin yayınladığı verilere temkinli yaklaşmaya başlıyorduk. Çünkü istatistik ofislerinde, ham datayı işleme kriterlerinin istenen sonucu verecek şekilde belirlenebileceğinin; gelen veriler üzerinde oynama yapılarak kayıt tutulabileceğinin farkındaydık. Verilerle oynamaya İngilizcede “data doctoring” deniyordu, yani verilere kimi zaman estetik, kimi zaman ise cerrahi bir müdahale söz konusu olabiliyordu. Ama yine de geriye aldanmamız için bir sebep daha kalacaktı: yayınlanan bilgilerin “güvenilir kaynaktan,” yani bir uluslararası örgütten geliyor olması
Normal şartlarda sorgulayacağımız ülke istatistikleri, uluslararası örgütler tarafından yayınlandığında, bu bilgilere inanma isteğimiz artıyordu. Zira çoğu insan, bu kadar profesyonelin olduğu ve insanlık namına çalışan uluslararası örgütlerin yayınladığı istatistiklerin gerçekleri yansıtma ihtimalinin, kendi ülkelerinde yayınlanan istatistiklere göre daha fazla olduğunu düşünüyordu.
Fakat Birleşmiş Milletler (UN), İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı (OECD), Dünya Bankası (World Bank), Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Dünya Sağlık Örgütü (WHO) gibi çoğu uluslararası örgüt, yayınladığı raporların önemli kısmında doğrudan ilgili ülkelerin bildirdiği verileri temel alıyorlardı. Bu uluslararası örgütlerin bünyelerindeki istatistik ofisleri ve ekipleri genellikle üye ülkelerin milli istatistik ofislerinden gelen verileri derlemek, gruplamak ve aynı formata sokmak gibi işlerle meşgul oluyorlardı. Yani çoğu zaman kendilerinin sahaya inerek topladıkları bir veri bulunmuyordu. Diğer bir deyişle, ülkelerin kara bilgileri, uluslararası örgütlerin yıkama havuzlarında aklanarak tekrar dolaşıma sokuluyordu.
Dünya Bankasının yayınladığı verilere göre Birleşik Krallıkta nüfusun %18.6’sı milli yoksulluk sınırının altında yaşarken, Almanya’da bu oran %14.8, Türkiye’de %14.4, Sri Lanka’da %4.1 ve Çin’de ise %0.6 seviyesinde bulunuyordu. Bu durumda yoksulluk sınırının altındaki nüfusun toplam nüfusa oranı olarak yukarda saydıklarımız içinde en iyi Çin, sonra Sri Lanka, ardından Türkiye ve daha sonra da Almanya ve İngiltere’nin geldiği görülüyordu.
Mesela Dünya Sağlık Örgütü’nün günlük Covid-19 durum raporuna göre 35 milyon insanın yaşadığı Özbekistan’da vaka sayısı 879 iken, 20 milyon insanın yaşadığı Kazakistan’da 0 vaka bulunmaktaydı. Ama hepsinden daha vahimi, 2020 yılının Ocak ayında Dünya Sağlık Örgütü’nün twitter hesabından yapılan açıklamada, koronavirüsün insandan insana bulaştığına dair bir kanıt olmadığının söylenmesiydi.
4. Renkliler ve Beyazlar
Son günlerde Türkiye’deki hayat pahalılığını olduğundan kat be kat düşük gösteren milli istatistik ofisi TUİK’in kulakları epeyce çınlamıştır diye tahmin ediyorum. Sırf onların bu verileri yüzünden, maaş zamları düşük gerçekleşiyor, kredi faizleri etkileniyor, asgari ücret dipte tutuluyor, şahısların ve şirketlerin borç-alacak dengesi şaşıyor. Aynı zamanda uluslararası örgütlerle de işte bu hastalıklı verileri paylaşıyoruz. Dolayısıyla ülkeye verilen krediler ve ülkenin kredi değerlendirmeleri, yabancı yatırımcıların karar süreçleri ve genel olarak dışarıdaki imajımız tepetaklak oluyor.
Teknik gelişmelerle birlikte insanların inisiyatif alması sonucu bilginin, verinin ve istatistiklerin tek sağlayıcısı sadece devletler olmaktan çıktı. Daha önceden devlet tekelinde olan verilerin yanında, bazı sivil toplum kuruluşları yahut kâr amacı güden şirketler, kendi verilerini toplamaya başladı bile. Buna birkaç örnek vermek gerekirse, dünyada Premise, Price Stats ve Business Data, Bureau Von Dijk gibi kaynaklar, ülkemizde de ENAGrup belirtilebilir. Ayrıca makro/mikro ekonomik verileri için CEIC Global Database, Haver Analytics gibi kaynaklar da kullanılabiliyor.
Devlet, toplum içinde yaşayabilmemiz için güvenip yetki verdiğimiz soyut bir kavramın adı. Her birimiz, devlet diye bir varlığa inandığımız için bizden güçlülere karşı hakkımızı arayabiliyor, sınırları aşma fiillerini suç olarak tasnif edebiliyoruz. Böylelikle suç işleyenlerin ceza alacaklarını, dolayısıyla insanların suç işlemekten kaçınacağını bekliyoruz. Bizi bu beklentiye iten asıl etken ise, karşısında bazı haklardan feragat ettiğimiz “devlet”in, gerekeni yapacağına dair duyduğumuz güven.
Oysa güven üstüne var ettiğimiz devletin bizzat kendisi, güven kırıcı şekilde verilerin sıhhatiyle oynayabiliyor. Üstüne üstlük, devletlerin bir araya gelerek kurdukları uluslararası örgütler de istemsizce sağlıksız bilgileri yayan megafonlara dönüşebiliyorlar. Bir dahaki sefere Birleşmiş Milletler, OECD yahut Dünya Bankası istatistiklerini okurken, renkli bilgilerin beyazlarla aynı yerde yıkandığını unutmayalım.