TEYİT EDİLME SAPLANTISI

Doğruyu Söyleyen Kovulur, Teyit Edilen Kazanır

Photo by Pixabay on Pexels.com

2003 yılında seksen yaşına merdiven dayamışken vefat eden İngiliz psikolog Peter Cathcard Wason, avam kamarasında milletvekilliği yapmış bir dedenin torunuydu. Wason daha ergenlik dönemindeyken İkinci Dünya Savaşı başlayınca talimlerini almış ve irtibat subayı olarak orduya girmişti. Amcası da İngiliz Ordusunda korgeneraldi. Savaş sona erdiğinde ağır yaralar almış bir gazi olarak memleketine döndü. Akademik yaşamına kaldığı yerden Oxford’da İngiliz edebiyatı çalışarak devam edecekti.

Bundan önceki akademik yaşamı çok da iyi sayılmazdı. Notları genelde ortalamanın altındaydı. Dersleri anlamakta zorlanıyordu. Bazı derslerini çok sıkıcı buluyordu. Askerden döndükten sonraki ilk tercihi olan İngiliz edebiyatı da ona sıkıcı gelmeye başlamıştı. Neden hayatında sürekli memnun olmayacağı tercihler yaptığını sorguladığından olsa gerek, öğretim görevlisi olduğu dil alanını bırakıp psikoloji çalışmaya yöneldi. İlk çalışmaları dil bilimi ile psikolojinin kesiştiği noktaya oldu.

Günlük konuşma dili içinde kullandığımız olumlu veya olumsuz ifadelerin kavrayış üzerindeki etkisini araştırıyordu. Bunun yanında, bir ifadenin yer aldığı bağlamın da anlama hızını etkilediğini gözlemledi. Demek ki insanlar bazı durumlarda söylenenleri daha yavaş anlıyordu. Şimdi neden bazı derslerinin kötü olduğuna dair küçük de olsa bir fikir edinmişti. Peki ama neden sürekli zorlanacağı dersleri seçiyordu? Bir insanı durmadan aynı hatayı tekrar etmeye götüren sebep neydi?

Bu sorulara kafa yorarken akıl yürütmenin psikolojisiyle ilgilenmeye başladı. Bilgi edinme, araştırma yapma, yorumlama ve karar verme süreçlerinde yaptığımız yanlışları nelerin tetiklediğini bulmaya çalışacaktı. 1960 yılında, bir grup insana bazı kavramsal görevler verdiği bir deney yaptı. Katılımcılara 2-4-6 rakamlarını vererek bu rakamlar arasında bir kural olduğunu söyledi ve onlardan bu kuralın ne olduğunu bulmalarını istedi. Katılımcılar kuralı bulurken istedikleri soruyu sormakta serbestti. Aslında tek kural, bunların gitgide büyüyen sayılar olmasıydı. Ancak çoğu katılımcı bunun yerine çok daha kompleks kurallar olduğunu düşünmüşlerdi. Ve daha da ilginci, kuralın ne olduğunu anlamaya çalışırken sordukları sorular, doğru olduğunu düşündükleri kuralı teyit etmeye yönelikti. Bu ve bunu takip eden çalışmalardan yola çıkarak Wason insanların bir noktada hipotezlerini yanlışlamak için bile, onu teyit etmeye yönelik çabalar sergilediğini tespit etti. Bu bulgusuna “confirmation bias”, yahut “doğrulama saplantısı” diyecekti.

İnsanların düşünce süreçleri basit gibi görünüyordu ancak bu süreçler oldukça kökleşmişti. Derinlere inildiğinde tekrar edilen yanlışlar, olanaksız gibi görünse de aslında sürekli bir dizi teste tabi tutulmuş fikirlerden doğuyordu. Asıl problem, bu testlerin sorunlu olmasıydı. Yanlı sorular soruluyor ve isteyerek yanlış cevaplar tercih ediliyordu.

Zihin Garı ve İlim Treni

Photo by Tina Nord on Pexels.com

Şimdi zihnimizi bir tren garı gibi ve içindeki her bilgi kutusunu da birer vagon olarak düşünelim. Tıpkı vagonların tek başlarına hareket etmemeleri gibi, bilginin kendisi çoğu zaman bizi bir yere ulaştırmayacaktır. Kumarın kaybettireceğini biliriz ve uyuşturucunun bağımlılık yapacağını anlarız. Ne var ki, zararları hakkındaki bilgimiz bizi o zararlı işlerden alıkoymaya yetmeyebilir. Hatta genellikle bir konu hakkında bildiklerimiz, mantıklı bir çıkarım yapmaya yetecek kadar çok da değildir. Dolayısıyla daha çok bilgilenmek ve aynı konulardaki bu bilgileri bağlamak, yani bir tren teşkil etmek gerekir.

Birbirine bağlanarak peş peşe dizilen bilgi vagonlarının bu görüntüsüne fikir denir. Ne yazık ki birçok kişi, bilgilerden fikirlerin oluşması için böyle bir “bağlama” yahut “bağlantı işlemi” gerektiğinin hayati önemini gözden kaçırır. Bu yüzden, sadece vagonları artırır, onları peş peşe dizeriz fakat ilim trenine binemeyiz. Oysa bütün vagonlar birbirine bağlanmalıdır, bütün bilgiler de öyle. İşte bu “bağlantı” için ihtiyacımız olan şey, sağlam mantık kancalarıdır. Şayet bilgi vagonlarını sağlam mantık kancalarıyla birbirine bağlayamıyorsak bu tutarsızlık anlamına gelir. Çünkü öndeki vagon ile sondaki vagon birbirinden farklı hareket eder ve dizgi dağılır.

Mantık kancasının iğneli ucunu ise doğru sorulan sorular oluşturur. Bir öndeki vagonun peşine takılabilmesi için, arkadaki vagondan sağlam bir soru kancası atılmalıdır. Peki, sadece bilgi vagonlarının birbirine bağlanarak fikirleri oluşturması yeterli midir? Elbette hayır. Zira henüz bu fikirlerin önüne gelerek onları harekete geçirecek bir motivasyon lokomotifi yoktur. Bilgileri birbirine bağlayarak fikir sahibi olsak bile bu fikirlerden ilim trenini teşkil edebilmek için motivasyona da ihtiyaç duyarız. Fikirleri kıpırdatmak için gerekli enerjiyi lokomotif üretecektir.

İlim treninin gideceği nihai durak Hakikat İstasyonu’dur. İşte hem bilgi vagonlarını birbirine bağlamak hem raylardaki makasları düzenleyerek trenin manevralarını yönlendirmek, hem de İlim trenini Hakikat İstasyonu istikametinde rayına oturtmak işlerini, beynimizdeki Fikir Teşkil Görevlileri yapar. Fikir teşkil görevlileri, Mantık Amirliği’ne bağlı çalışır. Fikir teşkil görevlileri tembellik ederse garda düzen bozulur, mantık prensiplerinin dışında, raylarda bir sürü boşta gezen vagon görünür. İşte ilk bakışta önemsiz gibi görünen bu iş, savsaklandığında doğacak sonuçlar açısından fevkalade mühimdir.

Bazı insanlar vardır ki, bilgi yönünden sorunu olmadığı aşikârdır. Ne var ki, bilgi vagonlarını birbirine mantık kancalarıyla bağlayamadığı için dikkatli bakıldığında fikirlerindeki tutarsızlık hemen sezilir. İşte adına İngilizce’de fallacy veya bias, dilimizde ise kısaca yanılgı veya saplantı denen şey bu tutarsızlıklardır.

Mantıksal yanılgıların ya da tutarsızlıkların en sık çıkış noktalarından birisi, doğruluğuna içgüdüsel olarak inandığımız peşin hükümlerdir. Bazı şeylerin doğruluğuna en baştan inanırız ve yapacağımız araştırmaları hep bizim inandığımız sonucu teyit edecek örnekler üzerinden sürdürürüz. Önümüze gelen bilgileri yorumlarken birkaç farklı açıdan değil sadece bizim haklı olacağımız açıdan yorumlarız. Nasreddin Hoca’nın hikayesinde olduğu gibi, anahtarı aradığımız yer, onu kaybettiğimiz yer değil; ışığın aydınlattığı yerdir. Bu bize anahtarı buldurmasa da arama görevini yapmanın iç huzurunu veren rahatlatıcı bir eylemdir. Peter Wason’un doğrulama saplantısı adını verdiği bu tutum, insanların ilkel zamanlarda, bir tehlike anında hızlı karar almasını, dolayısıyla tehlikeye daha hızlı tepki vermesini sağlayan içgüdüsel tepkilerden biridir.

Buradan yola çıkarak bilgili insanların bile aslında her zaman mantıklı kararlar almadıklarını, tutarlı yorumlar yapmadıklarını iddia etmek zor değildir. Hatta insanlar hayatta kalmak için bile mantığa ihtiyaç duymazlar. İhtiyaç duydukları asıl nitelik, mantıktan ziyade makuliyettir. Makul kararların mantıklı kararlara göre avantajı bizim için öznel değerler barındırmaları, hızlı olmaları ve o anki ihtiyacımıza cevap verebilmeleridir. Bize kendimizi iyi hissettiren inançlarımızı aslında mantıklı olup olmadığına bakmaksızın sadece makul olduklarını düşündüğümüz için benimseriz. Çevremizdeki evreni anlamlandırmaya çalışmak, onun gerçek anlamını bulmaya çalışmaktan daha pratiktir. Tıpkı yüzlerce tartışmada yaptığımız gibi, doğadaki serüvenimizde de hakkı ortaya çıkarmak yerine haklı çıkmaya gayret ederiz.

Tren örneğine dönecek olursak bu, sırf peş peşe dizildikleri için, aralarında bağ kancası bulunmasa bile en öndeki vagon harekete geçtiğinde arkasındakilerin de onu takip edeceklerine inanmamızdır. Bize bu vagonların bağlı olduğunu düşündürecek her emareye bir değer atfederiz. Bununla birlikte bunların bağlı olmadıklarını gösteren işaretleri görmezden geliriz.

İşte geçmişte hayatta kalmamız için kilit önemde olan bu kayıtsızlık, şimdilerde olimpiyatlar, barajlar, nükleer santraller yahut kanallar gibi birçok mega projenin milyarlarca dolar zarar etmesine yol açarken; aynı zamanda tarihin en büyük felaketlerini yaşamaya bizi iten sebeplerden biridir. Çin’de Büyük Atılım gibi projelerinin milyonlarca insanın hayatına mal olması da, Sarıkamış’ta binlerce Osmanlı askerini donarak şehit olmaya götüren de, teyit edilmeye duyduğumuz çılgın ihtiyaç, saplantılı bir şekilde verdiğimiz kararların doğru olduğunu düşünme güdüsüdür. İnsan türünün akıllı bir yaratık olması, onun akıldışı kararlar almadığını çağrıştırır. Oysa diğer türlerin akıl dışı karar alma oranı sıfırken, bizim sicilimiz oldukça kabarık.

Yorum bırakın