ÜNİVERSİTE TERCİHLERİ: Büyük Oyunu Gör

Photo by Flo Maderebner on Pexels.com

2022 yılının Haziran ayında yapılan yükseköğretime geçiş sınavlarına üç milyondan fazla öğrenci katıldı. Yani şu an çoğu vatandaşımızın ya akrabaları yahut yakın çevresinden bir tanıdıkları tercih yapmaya hazırlanıyor. Bu “tercih süreci”nde öğrenciler en az üç büyük tercih birden yapacaklarının farkında olmalı: üniversite tercihi, bölüm tercihi ve şehir tercihi. Peşine, bunlarla birlikte gelen birçok küçük tercih… Elbette bu adayların bir kısmı tecrübeli kişilerin yönlendirmesiyle ya da varsa kendilerini heyecanlandıran hedefleri doğrultusunda seçim yapacaklar. Öğrencilerin özel maddi ve manevi şartlarını bilerek yönlendirme yapmak zaten en doğrusu, ancak bazı öğrencilerin danışman hocalara veya tecrübeli aile bireylerine ulaşması mümkün değil.

Ayrıca, bir yönlendirici eşliğinde yahut hedef doğrultusunda inceleme yapıyor olsalar bile başka fikirlere de danışmak isteyenler olabilir. Zira hem dünyada hem de ülkemizde şu an rağbet edilen meslekler, on yıl öncesinden çok farklı. Aynı şekilde gelecekte hangi bölümlerin önem kazanacağını kestirmek kolay değil. Fakat bu değişim potansiyelini denklemin bir yerinde tutmak ve belirlenecek rotanın bir yerinde başka koridorlara açılan kapılar bulunduğundan emin olmak en sağlıklısı.

İşte bu yüzden 5 Ağustosa kadar seçim yapacak gençlere bazı ip uçları vermek istedim. Geçmişte aynı soruları kendime sorduğumda çoğuna farklı cevaplar verdiğimi hatırlıyorum. Ama tecrübelerim bana yeni bakış açıları kazandırdı. Fikir vermesi için bunları aşağıda paylaşacağım yazı doğrudan üniversite adaylarına hitap edecek.

1. Hangi Bölüm: Mesleği Olan Bölümler Mi Yoksa Genel Kültür Bölümleri Mi?

Photo by Aleksandar Pasaric on Pexels.com

Eğer hep yapmak istediğin belirli bir mesleğin hayaliyle uyanmıyorsan ve seni heyecanlandıran, yıllarca uzaktan birbirinize göz kırptığınız bir bölüm aklında yoksa, canını sıkma. Çoğumuz o yaşlarda ne yapmak istediğimizi veya ne olmak istediğimizi bilmiyorduk. Çünkü ne kendimizi tanıyorduk ne de meslekleri biliyorduk.

Sevdiğin işi yapmak gerçekten nadir bir şey ve o şeyi yapabilmek için gereken fedakarlıkları göstermeye şu an için hazır olmayabilirsin. Şimdi öyle bir bölüm seçmelisin ki hem onda iyi olma imkanın olsun, hem yaparken için ısınabilsin hem de maddi ve manevi olarak hazır olduğunda gerçekten sevdiğin işe yönelirsen senin için bir temel atmış olsun.

Genel kültür bölümleri diyebileceğimiz İşletme, Siyaset Bilimi, Uluslararası İlişkiler veya Kamu Yönetimi vb. gibi bölümler her şeyden azar azar, ortaya karışık dersler sunuyor ve okurken gerçekten haz alabilirsin. Ama mezun olduktan sonra çok şey vaat ettiğini söyleyemem. Bu bölümler hem çok mezun veriyor hem de belli bir meslekleri yok, dolayısıyla bu bölümün mezunları arasında rekabet çok fazla. Ayrıca onlara talep de çok az. “Şu işi yapacak kişinin mutlaka üniversitede Siyaset Bilimi okumuş olması gerekir,” diyeceğim bir meslek benim aklıma gelmiyor mesela.

Dolayısıyla bir mesleği olan bölümleri tercih etmekte fayda var. İstersen genel kültür bölümlerini yan dal veya ikinci anadal olarak okuyabilirsin. İnternette kendini bu alanlarda çok iyi geliştirebileceğin yüzlerce kaynak ve kulüp var. Mezuniyet diplomanı aldığında mesleki yeterlilik sertifikası olarak kullanabiliyorsan rekabete bir adım önde başlayabilirsin. Örneğin tıp, hukuk, ekonomi, mühendislikler, uzmanlık bölümleri vs. hem mesleği olan hem de diğer alanlara geçişin kolay olduğu bölümler. Burada da rekabet var ama talep daha fazla.

Yine de yukarda söylediklerimi kısmen geçersiz kılan bir şey var: okulun ismi. Okulun adı senin joker kartın. Şimdi ona bakalım.

2. Hangi Üniversite: Okulun Adı mı Yoksa Bölüm Mü Önemli?

Photo by Belle Co on Pexels.com

Bana yukarıdaki soruyu henüz öğrenciyken sorsanız muhtemelen bölüm daha önemli derdim. Ama şu an farklı düşünüyorum. Diyelim ki puanın iyi bir meslek bölümünü sıradan bir üniversitede okumaya yetiyor, ama aynı bölümü prestijli bir üniversitede okuyacak kadar yüksek değil. Prestijli okulun iyi bölümlerinin puanları doğal olarak yüksek, ama orada da sıradan bir bölüm tercih edersen tutma şansı var. O zaman benim tercihim prestijli okuldan yana olurdu.

Diyelim ki Sakarya Üniversitesi Ekonomi Bölümü ve Boğaziçi Üniversitesi Çevre Yönetimi bölümü arasındasın (bu bölümü ben uydurdum, var mı bilmiyorum). Sakarya Üniversitesi iyi bir üniversite ve Ekonomi Bölümü revaçta olan bir bölüm. Ama Boğaziçi’nin prestiji ve bilinirliği hem içerde hem dışarda daha yüksek. Evet Çevre Yönetimi bölümü Ekonomi kadar iyi olmayabilir, ama onu Boğaziçi’nde okuduğunda belli bir zümrenin içinde oluyorsun. Okul sana kendi yeteneklerini bulma imkanını sunabiliyor, orada katılacağın bir öğrenci kulübünde gerçekten sevdiğin şeylerin farkına varabilirsin ve kendini o alanlarda geliştirebilirsin. Zihin yapısı olarak kendi başına bir şeyler başarabileceğin fikrini orada öğrenirsin. Diyelim çıktın ve kendi işini yapmak yerine bir şirkete iş başvurusunda bulundun. Yine yüzlerce kişi arasından senin adının hatırlanmasını sağlayacak olan şey büyük ihtimalle Boğaziçi Üniversitesi olacak. Daha başka nedenler de sayabilirim ama uzun olmasın diye burada bitiriyorum. Şunu hatırlamakta fayda var, her bölüm için bu strateji doğru değil. Mesela tıp ve hukuk gibi alanları üniversitenin adına bakmaksızın okumak tercih edilirse çok fazla itiraz edemeyiz. Zaten bizi ikilemde bırakacak olan ve Boğaziçi ile aynı düzlemdeki okul sayısı da beş altıyı geçmez.

3. Hangi Şehir: Aynı Seviyedeki Okullar İçinden İstanbuldakiler Mi Yoksa Diğer Şehirler Mi?

Photo by Irina Iriser on Pexels.com

Eğer illa tercih yapmak istiyorsanız, seçeceğiniz bölüm belliyse ve puanınız diyelim ki İstanbul’daki birkaç orta seviyeli okula ve Erzurum, Sivas yahut Çanakkale’deki okullara yetiyor. O zaman İstanbul’da hayat pahalılığını göz önüne alın. Paranız yetiyorsa İstanbul veya Ankara gibi büyük şehirleri tercih edin. Çünkü buralarda tanışacağınız bağlantılar daha fazla ve daha güçlü olacaktır. Pek çok etkinliğe katılabilir ve kendinizi daha iyi geliştirirsiniz. Ama eğer bu şehirlerde okumak sizi maddi yönden zorlayacaksa o zaman Anadoludaki büyük şehirleri seçebilirsiniz. Çünkü o network ve etkinlik açığını cebinizde kalan parayla yine başka türlü telafi edebilirsiniz.

Ama seçeceğiniz bölüm belli değilse o zaman Anadolunun büyük şehirlerindeki üniversitelerde büyük bölümlere gitmek İstanbul veya Ankara’daki sıradan üniversitelerin küçük bölümlerine gitmekten daha doğru olabilir. Diyelim ki 29 Mayıs Üniversitesi Gıda Mühendisliği (o üniversitede bu bölüm var mı bilmiyorum, örnek olsun diye yazdım) ve Uludağ Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği arasındasınız, Bursa’ya gidin.

4. Devlet Okulu mu Yoksa Özel Okul mu?

Photo by Steve Johnson on Pexels.com

Aslında bu da ilk soruyla biraz bağlantılı. Öncelikle, eğer ikilemde kaldığınız seçeneklerden biri çok iyi bir devlet okulu ve diğeri de çok iyi bir özel okulun burslu programıysa, o zaman özel okulu seçin diyebilirim. Mesela Sabancı ve Boğaziçi ekonomi bölümleri arasındasınız, o zaman Sabancı. Eğer çok iyi bir devlet okulu ile normal bir özel okulun iyi bir programı arasındaysa kaldıysanız tabii ki çok iyi devlet okulunu seçin. Mesela İTÜ fizik ile Bilgi Üniversitesi fizik (orda bu bölüm var mı bilmiyorum, örnek olsun diye yazdım), o zaman İTÜ. Şayet normal bir devlet okulu ve normal bir özel okul arasındaysanız o zaman maddi durumunuz yetiyorsa özel okul seçilebilir, muhtemelen imkanları, kaynakları ve yurtdışı bağlantıları açısından daha iyi şartlar sunuyordur. Örneğin Medeniyet Üniversitesi Fizik ile Bilgi Üniversitesi Fizik arasındaysanız Bilgi seçilebilir. Ama maddi olarak bunu kaldıramazsanız devlet okuluna gidip diğer şartları kendiniz oluşturabilirsiniz, çok zor değil.

5. Bir Hoca İçin Okul Seçilir Mi?

Photo by Monique Laats on Pexels.com

Hayır, meşhur olmuş bir iki hocayı bünyesinde barındırdığı için bölüm veya okul tercihi yapmayın. Öğrenci grupları, bilinirliği, maddi imkanları, kütüphane kaynakları, yurtdışı bağlantıları vs. gibi birçok etken varken sırf televizyonda bir hocayı çok sık görüyorsunuz diye o hocanın olduğu bölümü yazarsanız pişman olma ihtimaliniz yüksek. Ama şöyle bir araştırma yapılabilir: istediğin üniversitedeki hocaların mezun oldukları okullar yurtdışında bilinir okullar mı? Eğer o hocalarla iyi bir ilişki kurabilirsem bana yurtdışındaki okullara başvururken referans olabilirler mi? Bağlantıları ve yönlendirmesiyle beni iyi bir yerlere taşıyabilecek hocalar var mı? Mesela bir uluslararası organizasyonun Türkiye ayağının başkanlığını yapan bir hoca vardır. O zaman bu size bir köprü olabilir. Zaten o pozisyona gelmişse mutlaka birçok değerli yönlendirmede bulunacaktır. Bu kaynağı kullanabilirsiniz. Yoksa bir hoca akşam programlarına konuk oluyor diye, arada bir youtube kanallarını izlediniz diye onun olduğu bölüm veya okulu seçmeyin.

Okulun Merkezi Konumda Olması Mı Yoksa Kampüsün Büyüklüğü Mü Önemli

Bu aslında kişiye özel bir soru. Eğer kampüs imkanlarını kullanacak ve sporlara etkinliklere katılacaksanız o zaman kampüs. Ama okul dışında organizasyonlarda kendimi geliştireceğim diyorsanız merkezi konum önemli.

6. Başka Neler Önemli?

Photo by Quang Nguyen Vinh on Pexels.com

Okulun prestiji, bölümün mesleğe yönelik oluşu, okulun yurtdışı anlaşmaları, akademik kadronun kalitesi ve bağlantıları, okulun öğrenci kalitesi, kulüp faaliyetleri, kampüs imkanları, lokasyonu, mezunlar derneğinin gücü vs. genel olarak bir okulda dikkat edilecek şeylerin başında geliyor. Zaten QS veya THE gibi derecelendirme kuruluşları da bunun gibi kriterlere bakarak okulları sıralıyorlar. Ama bununla birlikte okulun kendi yönetmelikleri de tercih yaparken belirleyici olabilir. Mesela çift ana dal veya yan dal şartları, geçme kalma kriterleri, eğitim dili, sınıf mevcudu vesaire. Ek olarak her yıl verilen mezun sayısı, akademik yayın sayısı, alabileceğiniz seçmeli derslerin çeşitliliği gibi kriterleri de göz önüne alabilirsiniz.

7. Tercih Süreci Ne Zaman Bitiyor?

Photo by Anni Roenkae on Pexels.com

Tercih süreci bitmiyor. Yukardaki sorularla ilgili tercihlerinizi yapmış olabilirsiniz ama bu aslında başlangıç. Kiminle kalacağınızdan tutun, hangi dersleri seçeceğinize kadar; sınav öncesi notları kimden isteyeceğinizden tutun kime kopya vereceğinize kadar, daha başka tercihler sizi bekliyor. Belki de bu sene hiç tercih yapmamayı tercih edeceksiniz, kim bilir? Ayrıca girdikten sonra bölüm veya okul değiştirmeyi de seçebilirsiniz. Ya da belki yurtiçi ve yurt dışı değişim programlarına katılırsınız. Olmadı mı, erkenden bir mesleğe odaklanmayı seçersiniz.

Geçmişe kader, geleceğe ise bizim küçük irademizle şekillendirebileceğimiz bir hat olarak bakmak gerekir. Yaptığımız her seçim doğal olarak bir sonuca yöneliktir ama hiçbir seçim, sonucunu %100 garanti etmez. Çünkü dünyada milyarlarca insanın, sayısız hayvan ve bitkinin, çeşit çeşit cansız nesnenin karmaşık bir ilişki ağı vardır ve çoğu zaman şeyler sadece oluverir. Oyunun kendisi, seçimlerimiz değil seçim yapmaya devam etmektir.

Oyunda kalın.

TEYİT EDİLME SAPLANTISI

Doğruyu Söyleyen Kovulur, Teyit Edilen Kazanır

Photo by Pixabay on Pexels.com

2003 yılında seksen yaşına merdiven dayamışken vefat eden İngiliz psikolog Peter Cathcard Wason, avam kamarasında milletvekilliği yapmış bir dedenin torunuydu. Wason daha ergenlik dönemindeyken İkinci Dünya Savaşı başlayınca talimlerini almış ve irtibat subayı olarak orduya girmişti. Amcası da İngiliz Ordusunda korgeneraldi. Savaş sona erdiğinde ağır yaralar almış bir gazi olarak memleketine döndü. Akademik yaşamına kaldığı yerden Oxford’da İngiliz edebiyatı çalışarak devam edecekti.

Bundan önceki akademik yaşamı çok da iyi sayılmazdı. Notları genelde ortalamanın altındaydı. Dersleri anlamakta zorlanıyordu. Bazı derslerini çok sıkıcı buluyordu. Askerden döndükten sonraki ilk tercihi olan İngiliz edebiyatı da ona sıkıcı gelmeye başlamıştı. Neden hayatında sürekli memnun olmayacağı tercihler yaptığını sorguladığından olsa gerek, öğretim görevlisi olduğu dil alanını bırakıp psikoloji çalışmaya yöneldi. İlk çalışmaları dil bilimi ile psikolojinin kesiştiği noktaya oldu.

Günlük konuşma dili içinde kullandığımız olumlu veya olumsuz ifadelerin kavrayış üzerindeki etkisini araştırıyordu. Bunun yanında, bir ifadenin yer aldığı bağlamın da anlama hızını etkilediğini gözlemledi. Demek ki insanlar bazı durumlarda söylenenleri daha yavaş anlıyordu. Şimdi neden bazı derslerinin kötü olduğuna dair küçük de olsa bir fikir edinmişti. Peki ama neden sürekli zorlanacağı dersleri seçiyordu? Bir insanı durmadan aynı hatayı tekrar etmeye götüren sebep neydi?

Bu sorulara kafa yorarken akıl yürütmenin psikolojisiyle ilgilenmeye başladı. Bilgi edinme, araştırma yapma, yorumlama ve karar verme süreçlerinde yaptığımız yanlışları nelerin tetiklediğini bulmaya çalışacaktı. 1960 yılında, bir grup insana bazı kavramsal görevler verdiği bir deney yaptı. Katılımcılara 2-4-6 rakamlarını vererek bu rakamlar arasında bir kural olduğunu söyledi ve onlardan bu kuralın ne olduğunu bulmalarını istedi. Katılımcılar kuralı bulurken istedikleri soruyu sormakta serbestti. Aslında tek kural, bunların gitgide büyüyen sayılar olmasıydı. Ancak çoğu katılımcı bunun yerine çok daha kompleks kurallar olduğunu düşünmüşlerdi. Ve daha da ilginci, kuralın ne olduğunu anlamaya çalışırken sordukları sorular, doğru olduğunu düşündükleri kuralı teyit etmeye yönelikti. Bu ve bunu takip eden çalışmalardan yola çıkarak Wason insanların bir noktada hipotezlerini yanlışlamak için bile, onu teyit etmeye yönelik çabalar sergilediğini tespit etti. Bu bulgusuna “confirmation bias”, yahut “doğrulama saplantısı” diyecekti.

İnsanların düşünce süreçleri basit gibi görünüyordu ancak bu süreçler oldukça kökleşmişti. Derinlere inildiğinde tekrar edilen yanlışlar, olanaksız gibi görünse de aslında sürekli bir dizi teste tabi tutulmuş fikirlerden doğuyordu. Asıl problem, bu testlerin sorunlu olmasıydı. Yanlı sorular soruluyor ve isteyerek yanlış cevaplar tercih ediliyordu.

Zihin Garı ve İlim Treni

Photo by Tina Nord on Pexels.com

Şimdi zihnimizi bir tren garı gibi ve içindeki her bilgi kutusunu da birer vagon olarak düşünelim. Tıpkı vagonların tek başlarına hareket etmemeleri gibi, bilginin kendisi çoğu zaman bizi bir yere ulaştırmayacaktır. Kumarın kaybettireceğini biliriz ve uyuşturucunun bağımlılık yapacağını anlarız. Ne var ki, zararları hakkındaki bilgimiz bizi o zararlı işlerden alıkoymaya yetmeyebilir. Hatta genellikle bir konu hakkında bildiklerimiz, mantıklı bir çıkarım yapmaya yetecek kadar çok da değildir. Dolayısıyla daha çok bilgilenmek ve aynı konulardaki bu bilgileri bağlamak, yani bir tren teşkil etmek gerekir.

Birbirine bağlanarak peş peşe dizilen bilgi vagonlarının bu görüntüsüne fikir denir. Ne yazık ki birçok kişi, bilgilerden fikirlerin oluşması için böyle bir “bağlama” yahut “bağlantı işlemi” gerektiğinin hayati önemini gözden kaçırır. Bu yüzden, sadece vagonları artırır, onları peş peşe dizeriz fakat ilim trenine binemeyiz. Oysa bütün vagonlar birbirine bağlanmalıdır, bütün bilgiler de öyle. İşte bu “bağlantı” için ihtiyacımız olan şey, sağlam mantık kancalarıdır. Şayet bilgi vagonlarını sağlam mantık kancalarıyla birbirine bağlayamıyorsak bu tutarsızlık anlamına gelir. Çünkü öndeki vagon ile sondaki vagon birbirinden farklı hareket eder ve dizgi dağılır.

Mantık kancasının iğneli ucunu ise doğru sorulan sorular oluşturur. Bir öndeki vagonun peşine takılabilmesi için, arkadaki vagondan sağlam bir soru kancası atılmalıdır. Peki, sadece bilgi vagonlarının birbirine bağlanarak fikirleri oluşturması yeterli midir? Elbette hayır. Zira henüz bu fikirlerin önüne gelerek onları harekete geçirecek bir motivasyon lokomotifi yoktur. Bilgileri birbirine bağlayarak fikir sahibi olsak bile bu fikirlerden ilim trenini teşkil edebilmek için motivasyona da ihtiyaç duyarız. Fikirleri kıpırdatmak için gerekli enerjiyi lokomotif üretecektir.

İlim treninin gideceği nihai durak Hakikat İstasyonu’dur. İşte hem bilgi vagonlarını birbirine bağlamak hem raylardaki makasları düzenleyerek trenin manevralarını yönlendirmek, hem de İlim trenini Hakikat İstasyonu istikametinde rayına oturtmak işlerini, beynimizdeki Fikir Teşkil Görevlileri yapar. Fikir teşkil görevlileri, Mantık Amirliği’ne bağlı çalışır. Fikir teşkil görevlileri tembellik ederse garda düzen bozulur, mantık prensiplerinin dışında, raylarda bir sürü boşta gezen vagon görünür. İşte ilk bakışta önemsiz gibi görünen bu iş, savsaklandığında doğacak sonuçlar açısından fevkalade mühimdir.

Bazı insanlar vardır ki, bilgi yönünden sorunu olmadığı aşikârdır. Ne var ki, bilgi vagonlarını birbirine mantık kancalarıyla bağlayamadığı için dikkatli bakıldığında fikirlerindeki tutarsızlık hemen sezilir. İşte adına İngilizce’de fallacy veya bias, dilimizde ise kısaca yanılgı veya saplantı denen şey bu tutarsızlıklardır.

Mantıksal yanılgıların ya da tutarsızlıkların en sık çıkış noktalarından birisi, doğruluğuna içgüdüsel olarak inandığımız peşin hükümlerdir. Bazı şeylerin doğruluğuna en baştan inanırız ve yapacağımız araştırmaları hep bizim inandığımız sonucu teyit edecek örnekler üzerinden sürdürürüz. Önümüze gelen bilgileri yorumlarken birkaç farklı açıdan değil sadece bizim haklı olacağımız açıdan yorumlarız. Nasreddin Hoca’nın hikayesinde olduğu gibi, anahtarı aradığımız yer, onu kaybettiğimiz yer değil; ışığın aydınlattığı yerdir. Bu bize anahtarı buldurmasa da arama görevini yapmanın iç huzurunu veren rahatlatıcı bir eylemdir. Peter Wason’un doğrulama saplantısı adını verdiği bu tutum, insanların ilkel zamanlarda, bir tehlike anında hızlı karar almasını, dolayısıyla tehlikeye daha hızlı tepki vermesini sağlayan içgüdüsel tepkilerden biridir.

Buradan yola çıkarak bilgili insanların bile aslında her zaman mantıklı kararlar almadıklarını, tutarlı yorumlar yapmadıklarını iddia etmek zor değildir. Hatta insanlar hayatta kalmak için bile mantığa ihtiyaç duymazlar. İhtiyaç duydukları asıl nitelik, mantıktan ziyade makuliyettir. Makul kararların mantıklı kararlara göre avantajı bizim için öznel değerler barındırmaları, hızlı olmaları ve o anki ihtiyacımıza cevap verebilmeleridir. Bize kendimizi iyi hissettiren inançlarımızı aslında mantıklı olup olmadığına bakmaksızın sadece makul olduklarını düşündüğümüz için benimseriz. Çevremizdeki evreni anlamlandırmaya çalışmak, onun gerçek anlamını bulmaya çalışmaktan daha pratiktir. Tıpkı yüzlerce tartışmada yaptığımız gibi, doğadaki serüvenimizde de hakkı ortaya çıkarmak yerine haklı çıkmaya gayret ederiz.

Tren örneğine dönecek olursak bu, sırf peş peşe dizildikleri için, aralarında bağ kancası bulunmasa bile en öndeki vagon harekete geçtiğinde arkasındakilerin de onu takip edeceklerine inanmamızdır. Bize bu vagonların bağlı olduğunu düşündürecek her emareye bir değer atfederiz. Bununla birlikte bunların bağlı olmadıklarını gösteren işaretleri görmezden geliriz.

İşte geçmişte hayatta kalmamız için kilit önemde olan bu kayıtsızlık, şimdilerde olimpiyatlar, barajlar, nükleer santraller yahut kanallar gibi birçok mega projenin milyarlarca dolar zarar etmesine yol açarken; aynı zamanda tarihin en büyük felaketlerini yaşamaya bizi iten sebeplerden biridir. Çin’de Büyük Atılım gibi projelerinin milyonlarca insanın hayatına mal olması da, Sarıkamış’ta binlerce Osmanlı askerini donarak şehit olmaya götüren de, teyit edilmeye duyduğumuz çılgın ihtiyaç, saplantılı bir şekilde verdiğimiz kararların doğru olduğunu düşünme güdüsüdür. İnsan türünün akıllı bir yaratık olması, onun akıldışı kararlar almadığını çağrıştırır. Oysa diğer türlerin akıl dışı karar alma oranı sıfırken, bizim sicilimiz oldukça kabarık.

ULUSLARARASI ÖRGÜTLERİN KARA BİLGİ AKLAMA FONKSİYONU

1. Yanlış Bilgi BAĞDAT’TAN DÖNER Mİ?

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, dünyanın en büyük iki gücü ABD ve Sovyetler Birliği’nin başını çektiği kapitalist blok ve sosyalist blok arasındaki gerilim had safhaya çıkmıştı. Bu iki gücün uydu ülkelerinde küçük çaplı sınır muharebelerinin, silahlı ayaklanmaların ve darbelerin sık sık görülmesi âdettendi.

Fakat sahadaki askeri mücadelenin yanında bir de savundukları ideolojilerinin arasında süren savaş vardı. Kendilerine taraftar toplamak zorundaydılar. Bunu yapmanın bir yolu, bazen karşı tarafı zayıf gösteren, yeri geldiğinde onu bir zorba gibi resmeden, bazen de kirli işlere karışmış izlenimi veren haberler yaymaktı. Bir diğer yandan, kendilerini de gerçekte olduğundan daha güçlü ve tehlikeli göstermek zorundaydılar.

Özellikle komünist blokta yer alan Rusya ve Çin’in tarihlerinde, yanlış verilere dayanarak ve güçlü görünmek için takip edilen devlet politikalarının bazen hiç de iyi sonuçlar doğurmadığı tecrübe edilmişti. Çin, Sovyetlerin gelişim modelini kopyalayarak dünyanın en güçlü çelik üreticilerinden biri haline gelmeyi ve İngiltere’yle rekabet etmeyi arzuluyordu. Devlet, belli veriler toplamış ve bir plan yapmıştı. Toplanan bu bilgilere göre de her bölge ve köy için üretim hedefleri belirlenmişti.

1958 yılında İkinci Beş Yıllık Plan, yahut diğer adıyla, Büyük Atılım projesini devreye soktular. Zira durum değerlendirmelerinde yöneticilere verilen raporlar, çelik üretim hedeflerinin gerçekleşebilmesinin önünde herhangi bir engel görmüyordu. Hedefleri tutturmak için çiftçilerin bile çelik üretmesi istendi. Evlerin arka bahçelerinde çelik eritme fırınları kuruldu ve köylüler komünler halinde örgütlendi. Artık her köy, küçük bir fabrika gibi işleyecekti. Yemekler tek bir yemekhaneden gelecek, insanlar aynı saatlerde çalışıp dinlenecek, dolayısıyla çalışma verimi artırılacaktı. Kadınlar dahi ev işleriyle uğraşmak yerine üretime katılacaktı.

İlk başlarda köylüler bu yeni düzene adapte olmakta zorlansalar da, bir süre sonra alıştılar. Ancak işte asıl problem, bundan sonra başlayacaktı. Zirai üretim düşünce kıtlık baş gösterdi. Çiftlik hayvanlarını işe sürmek yerine gıda takviyesi için kullandılar. Çelik üretim hedeflerini tutturmak için tarlada kullandıkları sabanları, tırpanları, hatta evlerindeki tencereleri bile fırınlara atmak zorunda kaldılar.

Oysa üretim verileri, yukarıya sunulan raporlar, hedeflerin hala gerçekleşebileceği beklentisini yayıyordu. Köylerin başındaki idareciler, kendi amirlerinden geçer not alabilmek için verilerle oynuyordu. Bununla birlikte sırf halkın arasında kıtlık olmadığını göstermek için devlete verdikleri yahut ihracata gönderdikleri hasat paylarını da artırdılar. Bu şartlar, köylülerin durumunu iyice zorlaştırdı. Çıkan salgın hastalıklar ve kıtlık neticesinde on milyonlarca insan yaşamını yitirdi. En nihayetinde artık gizlenecek bir hali kalmayınca Büyük Atılım projesi 1960 yılında, yani yürürlüğe konduktan iki sene sonra terk edilecekti.

2. İstatistik, zar atmaz

1980’lerin sonuna doğru özellikle Doğu Avrupa ülkeleri, komünist ve merkezi planlamaya dayanan yönetim sisteminden yavaş yavaş sıyrılmaya ve pazar ekonomisinin prensipleriyle işlemeye başlıyordu. Bununla birlikte, kapitalist blok ülkeleriyle aralarındaki münasebetler de gelişmekteydi. Ortak hedeflere ulaşabilmek için de doğru veriyi kullanabilmeliydiler. Zira Büyük Atılım projesi, ülkelerin sahip oldukları potansiyelin ve hedeflerinin eşleşmemesi durumunda yaşanabilecek krizler konusunda yeteri kadar ibretlik hikâye sunmuştu.

İstatistikler ve veriler çok önemliydi çünkü vatandaşlar bunları haberlerde görecek, kendi harcamalarını yahut yatırımlarını buna göre ayarlayacaktı. Akademisyenler bu bilgileri makalelerinde kullanacaklar ve buna göre tezler geliştireceklerdi. Asgari ücretler hesaplanıyor, yakıt ücretleri belirleniyor, yoksulluğu ve işsizliği azaltma stratejileri bu verilere göre kuruluyordu. Nüfus ve işgücü planlamasından, zamların belirlenmesine; banka faizlerinden tutun emlak ve emtia fiyatlarına; bölgesel kalkınma hedeflerinden, şehir planlamasına, eğitim ve taşıma altyapısının hazırlanmasına; devlet yardımlarından, seçim mahallerinin düzenlenmesine ve sağlık hizmetlerinden göç kanunlarına kadar her şeyde birtakım veriler kullanılıyordu.

Bu yüzden, Avrupa ülkeleri kendi ihtiyaçlarını analiz edebilmek için bilimsel, kullanışlı ve tutarlı bir veri oluşturma sistemi geliştirmek zorundaydı. Dolayısıyla 1991 yılında bir Avrupa İstatistikçiler Konferansı tertiplendi ve burada Resmi İstatistiklerin Temel Prensipleri isimli protokol kabul edildi.

Resmi istatistiklerde bu Temel Prensiplere uyulması o denli önemliydi ki, 1991 yılında ilk kez Avrupa İstatistikçiler Konferansında kabul edilen bu prensipler, 1992’de Avrupa Ekonomik Komisyonunda bakanlar tarafından, sonra da 2 yıl içinde Birleşmiş Milletler İstatistik Komisyonu tarafından kabul edildi. Aradan 20 yıl geçtiğinde bütün devletlerin bu prensiplere bağlı kalarak veri derlemesi yapması bariz şekilde önem kazandığı için, 2014 yılı Ocak ayında bu Temel Prensipler, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda benimsenecekti.

Birleşmiş Milletler, her ülkeyle bu prensipleri devamlı olarak paylaştı. Ülkeler vatandaşlarının verilerini temel prensiplere uyarak tasnif ve tahlil edebilir, buna göre siyasi istikametlerini belirleyebilirlerdi.

3. BİR BAĞIMLILIK OLARAK KARA BİLGİ AKLAMA ya da “InformatIon LaunderIng”

Ancak her ülke, uymayı taahhüt ettikleri prensiplere uymakta o kadar hevesli değildi. Neticede, hükümetlerin çıkarları ile vatandaşların çıkarları bazen çatışabiliyordu. Hükümetler, iktidarda kalma sürelerini uzatmak için ülkenin genel durumunu iyi gösterme eğilimindeydiler. Biz vatandaşlar da, gösterişli istatistik tablolarının pastalarında ve çubuklarında gizlenen birtakım varsayımları veya yanlışları çok rahatlıkla gözden kaçırabiliyorduk. Aslında belki de hükümetlerin istedikleri tam olarak buydu. Rıza göstermek için inanmamız; inanmak içinse aldanmamız gerekirdi.

Neyse ki son zamanlarda kendi hükümetlerimizin yayınladığı verilere temkinli yaklaşmaya başlıyorduk. Çünkü istatistik ofislerinde, ham datayı işleme kriterlerinin istenen sonucu verecek şekilde belirlenebileceğinin; gelen veriler üzerinde oynama yapılarak kayıt tutulabileceğinin farkındaydık. Verilerle oynamaya İngilizcede “data doctoring” deniyordu, yani verilere kimi zaman estetik, kimi zaman ise cerrahi bir müdahale söz konusu olabiliyordu. Ama yine de geriye aldanmamız için bir sebep daha kalacaktı: yayınlanan bilgilerin “güvenilir kaynaktan,” yani bir uluslararası örgütten geliyor olması

Normal şartlarda sorgulayacağımız ülke istatistikleri, uluslararası örgütler tarafından yayınlandığında, bu bilgilere inanma isteğimiz artıyordu. Zira çoğu insan, bu kadar profesyonelin olduğu ve insanlık namına çalışan uluslararası örgütlerin yayınladığı istatistiklerin gerçekleri yansıtma ihtimalinin, kendi ülkelerinde yayınlanan istatistiklere göre daha fazla olduğunu düşünüyordu.

Fakat Birleşmiş Milletler (UN), İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı (OECD), Dünya Bankası (World Bank), Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Dünya Sağlık Örgütü (WHO) gibi çoğu uluslararası örgüt, yayınladığı raporların önemli kısmında doğrudan ilgili ülkelerin bildirdiği verileri temel alıyorlardı. Bu uluslararası örgütlerin bünyelerindeki istatistik ofisleri ve ekipleri genellikle üye ülkelerin milli istatistik ofislerinden gelen verileri derlemek, gruplamak ve aynı formata sokmak gibi işlerle meşgul oluyorlardı. Yani çoğu zaman kendilerinin sahaya inerek topladıkları bir veri bulunmuyordu. Diğer bir deyişle, ülkelerin kara bilgileri, uluslararası örgütlerin yıkama havuzlarında aklanarak tekrar dolaşıma sokuluyordu.

Dünya Bankasının yayınladığı verilere göre Birleşik Krallıkta nüfusun %18.6’sı milli yoksulluk sınırının altında yaşarken, Almanya’da bu oran %14.8, Türkiye’de %14.4, Sri Lanka’da %4.1 ve Çin’de ise %0.6 seviyesinde bulunuyordu. Bu durumda yoksulluk sınırının altındaki nüfusun toplam nüfusa oranı olarak yukarda saydıklarımız içinde en iyi Çin, sonra Sri Lanka, ardından Türkiye ve daha sonra da Almanya ve İngiltere’nin geldiği görülüyordu.

Mesela Dünya Sağlık Örgütü’nün günlük Covid-19 durum raporuna göre 35 milyon insanın yaşadığı Özbekistan’da vaka sayısı 879 iken, 20 milyon insanın yaşadığı Kazakistan’da 0 vaka bulunmaktaydı. Ama hepsinden daha vahimi, 2020 yılının Ocak ayında Dünya Sağlık Örgütü’nün twitter hesabından yapılan açıklamada, koronavirüsün insandan insana bulaştığına dair bir kanıt olmadığının söylenmesiydi.

4. Renkliler ve Beyazlar

Son günlerde Türkiye’deki hayat pahalılığını olduğundan kat be kat düşük gösteren milli istatistik ofisi TUİK’in kulakları epeyce çınlamıştır diye tahmin ediyorum. Sırf onların bu verileri yüzünden, maaş zamları düşük gerçekleşiyor, kredi faizleri etkileniyor, asgari ücret dipte tutuluyor, şahısların ve şirketlerin borç-alacak dengesi şaşıyor. Aynı zamanda uluslararası örgütlerle de işte bu hastalıklı verileri paylaşıyoruz. Dolayısıyla ülkeye verilen krediler ve ülkenin kredi değerlendirmeleri, yabancı yatırımcıların karar süreçleri ve genel olarak dışarıdaki imajımız tepetaklak oluyor.

Teknik gelişmelerle birlikte insanların inisiyatif alması sonucu bilginin, verinin ve istatistiklerin tek sağlayıcısı sadece devletler olmaktan çıktı. Daha önceden devlet tekelinde olan verilerin yanında, bazı sivil toplum kuruluşları yahut kâr amacı güden şirketler, kendi verilerini toplamaya başladı bile. Buna birkaç örnek vermek gerekirse, dünyada Premise, Price Stats ve Business Data, Bureau Von Dijk gibi kaynaklar, ülkemizde de ENAGrup belirtilebilir. Ayrıca makro/mikro ekonomik verileri için CEIC Global Database, Haver Analytics gibi kaynaklar da kullanılabiliyor.

Devlet, toplum içinde yaşayabilmemiz için güvenip yetki verdiğimiz soyut bir kavramın adı. Her birimiz, devlet diye bir varlığa inandığımız için bizden güçlülere karşı hakkımızı arayabiliyor, sınırları aşma fiillerini suç olarak tasnif edebiliyoruz. Böylelikle suç işleyenlerin ceza alacaklarını, dolayısıyla insanların suç işlemekten kaçınacağını bekliyoruz. Bizi bu beklentiye iten asıl etken ise, karşısında bazı haklardan feragat ettiğimiz “devlet”in, gerekeni yapacağına dair duyduğumuz güven.

Oysa güven üstüne var ettiğimiz devletin bizzat kendisi, güven kırıcı şekilde verilerin sıhhatiyle oynayabiliyor. Üstüne üstlük, devletlerin bir araya gelerek kurdukları uluslararası örgütler de istemsizce sağlıksız bilgileri yayan megafonlara dönüşebiliyorlar. Bir dahaki sefere Birleşmiş Milletler, OECD yahut Dünya Bankası istatistiklerini okurken, renkli bilgilerin beyazlarla aynı yerde yıkandığını unutmayalım.

BÜYÜK SİLAH FİRMALARI NEDEN PATATES SATAR?

1. Çay, Halkların Afyonudur

İpek Yolu’nun kaderini değiştiren kırılma noktalarından bir tanesi ticaret dengesizliğinin sonucu olan bir savaştı. Çin’den porselen, ipek ve benzeri ürünlerle birlikte özellikle bol miktarda çay ithal eden İngiltere İmparatorluğu, on dokuzuncu yüzyılın başlarından beri hem Amerika kıtasındaki savaşların hem de Hindistan sömürgesindeki ayaklanmaların getirdiği ekonomik baskılarla boğuşuyordu. Büyük sömürge şirketleri oldukça borçlanmıştı. Hatta İmparatorluk, artık yoğun çay tutkularının maliyetini karşılayamayacak duruma gelmişti. Fakat yer kürenin öbür ucundaki Çin’de ise durum çok daha farklıydı. Kendi kendine yetebilen bir ülke olan Çin, İpek Yolu’nun fırsatlarını iyi değerlendiriyor, diğer coğrafyalara ihraç ettiği ürünlerden, yüklü miktarda para kazanıyordu. Dışardan mal almak gibi bir ihtiyaçları yoktu. Dolayısıyla Çin, İngiltere’ye sadece Kanton Limanı’ndan ticaret yapma hakkı vermişti, bu da büyük bir kontrole tabiydi. Yabancı tüccarların Çin pazarındaki hareket kabiliyetleri sınırlıydı.

İngiltere, çay alımını finanse etmek için Çin’e bir şeyler satmak zorundaydı. Çin ile aralarındaki bu ticaret dengesizliği bir bakıma kısır döngü oluşturmuştu. Borçlandıkça çay içiyor, çay içtikçe daha da borçlanıyorlardı. İşte bu sırada Hindistan’da ürettirdikleri afyonun baş döndürücü etkisinin işe yarayabileceğini keşfettiler.

İngilizler, zaten onlarca yıldır afyon satmaktaydı ancak Çin hükümdarı halk üzerindeki kötü etkisi yüzünden afyonu yasaklamıştı. Dolayısıyla sömürgeleri Hindistan’dan getirdikleri afyonu el altından piyasaya sürmeye başladılar. Afyon büyük bir hızla Çin pazarına yayıldı. Ordudaki askerler bile bu uyuşturucunun müptelası olmuşlardı. Bunun üzerine Çin hükümdarı afyon satışına karşı sıkı tedbirler aldı ve ani baskınlar düzenleyerek yakalanan afyonların yakılmasını emretti.

Serbest şekilde satış yapması engellenen İngiltere, özellikle elindeki afyonların yakılmasından sonra bu zararını bir şekilde telafi etmek niyetindeydi. Çin’den tazminat talep ettiler. Ancak tazminat talebinin reddedilmesi İngiltere’ye fazla seçenek bırakmamıştı. Ya çay içmekten vaz geçecekler yahut da Çin pazarındaki sınırları aşana kadar savaşacaklardı. Tabi ki savaşmayı tercih ettiler.

1840 yılından 1842 yılına kadar süren savaşta İngilizlerin son teknoloji gemileri ve silahlarına karşı, büyük bir kısmı afyonun etkisi altındaki Çin ordusunun yapabileceği çok fazla şey yoktu. Zaten uzun süre kendi içine kapalı yaşamış olan Çin’de, yabancı teknolojiler bilinmiyordu ve bu savaşla birlikte Çinliler de teknolojik olarak ne kadar geri kaldıklarının farkına vardılar. İngiltere’ye istediği tazminat ve ticaret hakları verildi, dört farklı liman kullanıma açıldı ve Hong Kong, İngiltere’nin idaresine bırakıldı. Bu yenilgiyle birlikte Çin’in kendi içinde karışıklıklar yaşanmaya başladı ve 1850 yılında tarihin gördüğü belki de en kanlı iç savaşlardan biri olan Taiping İsyanı meydana geldi. İç savaş on dört sene boyunca devam etti.

1856 yılında ikinci bir Afyon Savaşı daha patlak verecekti. Bu kez İngiltere’nin talepleri artmış, Çin bu talepleri reddedince teknolojisine güvenen İngiltere ve Fransa önce nispeten küçük bir birlikle Çin’e saldırmıştı. İlk saldırıları geri tepince bu kez öç almak için çok daha büyük bir güçle saldıran batılı ülkeler, Çin’den önemli ölçüde toprak kazandı ve Pekin’i yağmalayarak Yuanming Bahçesi’ni ateşe verdiler. Neticede Çin tarihinde her zaman öfkeyle hatırlanacak bir anlaşma imzalandı. Bu onlar için çok ağır ama büyük bir ders olmuştu. Artık ne İpek Yolu için ne de Çin açısından hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

2. Tüccar Kantarı ve Hukuk Terazisi

Afyon savaşlarının sebebi ticaret dengesizliğiydi. İşte bu ticaret dengesizliğinin önüne geçmek için devletler uluslararası ticarette “offset”, yahut “dengeleme” denen uygulamaları benimsediler. Dışardan aldıkları ürünlerin karşılığında, diğer tarafa başka bir şey satmak ve alım maliyetlerini sattıkları üründen gelecek gelirle dengelemek istiyorlardı. Tıpkı Çin’den çay almakta olan İngiltere’nin, bunun karşılığında Çin’e afyon satmak istemesi gibi. Bu dengeleme arayışına benzer olarak, ikinci dünya savaşından sonra Avrupalı devletlere mali yardımlar yapan ABD, bunun karşılığında o ülkelerin Amerikan mallarını satın almasını isteyecekti. Örneğin Türkiye’ye gelen Amerikan yardımlarıyla asfalt yollar yapıldığı, sonra bu yollarda kullanmak üzere Amerikan arabalarının alındığı hep anlatılagelmiştir.

Ofset mantığının arkasında kısaca şu vardı: devlet, yurtdışından yapacağı bir satın alma sonucu elinden çıkacak dövizi, ya karşı tarafa başka şeyler satarak, yahut da karşı tarafı, kendi yerel ürünlerini dışarıda pazarlamaya zorlayarak dengeleyecekti. Dolayısıyla, söz gelimi Almanya’dan tank alan Arjantin, bunun karşılığında kendi mamulü olan şaraplarının o üretici tarafından Avrupa pazarında satılmasını isteyebilirdi. Ancak zamanla bunun yanına başka şeyler de eklendi. Mesela, dışa bağımlılığı azaltmak için karşı taraftan teknoloji transfer etmek, kendi ülkesindeki elemanların yeterliliklerini artıracak eğitimler tertiplemek, yurt içinde istihdam sağlamak için dışardan yatırım çekmek gibi… Satın alınan ürün veya hizmetle doğrudan ilgili olanlara doğrudan ofset, diğerlerinde de dolaylı ofset denmeye başlandı. Ofset, kendini bazen minimum yerlilik oranı şartları şeklinde (mesela en az %50 yerlilik şartı isteyen şartnameler), bazen ise sanayi ve teknoloji katılımı veya sanayi işbirliği projeleri gibi isimlerle gösterebiliyordu.

Teknolojinin gelişmesine katkı sağlayan ofset uygulamaları, aynı zamanda yurtdışı ihracatın artmasına, yeni pazarlara ulaşılabilmesine, üretim kalitesinin yükselmesine ve genel olarak personellerin teknik donanımının gelişmesine de yardım edebilirdi.

Yeni teknolojilerin kazanılmasında ofset uygulamalarının nasıl etkili olduğunun en güzel örneği 1980’lerde Türk Silahlı Kuvvetleri için F-16 alınacağında yaşanmıştı. Türkiye Amerika’dan F-16 satın alacaktı, ancak bunun karşılığında bazı parçaların Türkiye’de üretilmesi şartı koşulmuştu. Nihayet 1984 yılında, F-16’ların gövdesini üretecek Turkish Aerospace Industries (TAI) ve 1985 yılında da motor sanayisi için TUSAŞ Engine Industries (TEI) Amerika’nın yardım ve yatırımıyla kurulmuştu (Halen TEI’nin %46,2 hissesinin sahibi Amerikalı General Electrics firmasıdır). Bu yatırımlar Türkiye’nin havacılık ve uzay sanayisinde çok büyük mesafe almasını sağlayacak, TAI bugün çok başarılı insansız hava araçları üretebilecek, TEI de milli helikopter motoru üretebilecek düzeye ulaşacaktı.

Devletin yahut kamu iştiraklerinin yapacağı satın almalara ofset şartı getirmelerine, sivil alanda en çok yolcu uçağı alımlarında, petrol ve doğalgaz alımlarında, köprü, tünel, tren yolu, havayolu inşaatı gibi altyapı hizmetlerinde ve 4G-5G gibi haberleşme teknolojilerinin edinimlerinde rastlıyoruz. Ancak ofset uygulamaları kendini en fazla askeri araç gereçlerin alınmasında gösteriyor.

Ofsetin çalışma prensibini bir örnekle daha rahat anlayabiliriz. Mesela, T ülkesi, R ülkesindeki Satıcıdan 4 adet uzun menzilli X-4000 füze savunma sistemi alacak olsun. Bunun toplam bedelinin 2 milyar Euro olduğunu farz edelim ve T ülkesi bu alım karşılığında %100 ofset talep etmiş olsun. Yani, T ülkesi R ülkesindeki Satıcıya bu uzun menzilli füze savunma sistemleri için 2 milyar Euro ödeme yapacak. Bunun karşılığında R ülkesindeki Satıcı T ülkesine aynı oranda, yani 2 milyar Euro değer katmak zorunda. Burada hem doğrudan hem de dolaylı ofset paketinde anlaşmış olduklarını farz ediyoruz.

Şu soru aklınıza gelecektir: neden Satıcı böyle bir şey yapsın ve T ülkesinden kazanacağı bütün parayı yine T ülkesine yatırsın? Tabi ki bütün parayı oraya yatırması saçma olurdu. Dolayısıyla ofset anlaşmalarında kredilendirme diye bir uygulama benimsenir. Kredi, basitçe, herhangi bir değerdeki yatırımın, kredi çarpanıyla çarpılmasından oluşur. Yani Alıcı, diyelim ki füze savunma sisteminin bir parçasının kendi ülkesinden tedarik edilmesine 7 kredi çarpanı vermişse, Satıcı 110 milyon Euro değerinde parçayı T ülkesinde ürettirince toplam 2 milyar Euro bedelindeki ofset yükümlülüğünden 110 x 7 = 770 milyon Eruo düşmüş olur. Kredi puanları genellikle 2, 3, 5, 7 olabilir. Bir ofset işlemine ülkenin kaç kredi puanı verdiği, o ülkenin o işleme ne kadar ihtiyaç duyduğuyla alakalıdır.

Örneğe devam edelim. Doğrudan ofset yükümlülüğü olarak ortak üretim demiştik, o öyle kalsın. Diyelim ki T ülkesinin ciddi miktarda dövize ihtiyacı var. Ayrıca ülkede ayçiçek yağı gibi temel gıda maddelerinin çok pahalandığını görüyor ve bunu düşürmek istiyorlar. Bu yüzden T ülkesine tarım sektöründe ayçiçeği ekimi ile ilgili doğrudan yabancı yatırım getirme yükümlülüğü üzerinde Satıcıyla anlaşmış olsunlar. Üçüncü olarak yine T ülkesinin kuruluşunun yüzüncü yılında hedeflenen mesela Ay’a çıkma ve uzay konulu projesini desteklemek için teknoloji transferi sözünün sözleşmeye eklendiğini düşünelim. Dördüncü olarak, T ülkesinin ürettiği patateslerin İskandinav piyasasında satılması için bu füze sistemi üreticisinden 4 yıl boyunca pazarlama desteği istendiğini varsayalım. Son olarak da T ülkesinin girişeceği bir çılgın projeye finansman bulmak için Satıcıdan destek istendiğini farz edelim. Yani durum aşağıdaki tabloda gördüğümüz gibi olacak ve Satıcı firma böylece toplam 445 milyon Euro tutarında işlem yaparak 2 milyar Euro değerinde ofset yükümlülüğünü yerine getirecek.

Tablo 1 – Ofset İşlemleri

#Ofset İşlemiOfset Yükümlülüğü (Milyon EUR)Kredi ÇarpanıToplam Kredi Değeri (Milyon EUR)
1Ortak üretim1107770
2Doğrudan yabancı yatırım1005500
3Teknoloji Transferi904360
4Pazarlama Desteği803240
5Finansman Desteği652130
 TOPLAM445 2000

Bu tabloda, asıl işi silah üretmek olan bu Satıcının, T ülkesinde yetişen patatesleri İskandinav ülkelerine pazarlamak yahut ayçiçeği sektöründe doğrudan yatırım yapmak gibi yükümlülükleri yerine getirebilmek için başka bir aracı firmayla anlaşması gerekebilir. Böyle aracı firmalar, yolsuzluğun oluşmasına kapı aralayabilirler. Dolayısıyla rüşvet ve yolsuzluk, ofset uygulamalarının yumuşak karnını oluşturuyor. Hatta hem bu yüzden hem de buna ek olarak ofset uygulamaları rekabetçi piyasa ekonomisine hasar verebileceği için, Üretici firma ile birlikte Üreticinin Ülkesi doğrudan Alıcı Ülke ile satın almayı müzakere ettiğinde, o Üretici Ülkenin resmî kurumları genellikle sözleşmede bahsedilen herhangi bir ofset koşulundan haberdar olmadıklarını söylerler.

Zaten ofset anlaşmalarını gerektirecek satın almalar doğrudan milli güvenliği ilgilendirdiği için ofset anlaşmaları genellikle yüksek gizlilik şartlarıyla korunur. Lockheed Martin gibi bazı silah firmaları yıllık raporlarında ne kadar ofset yükümlülüğü altına girdiklerini açıklasalar da, bazı firmalar bunun tam tersini savunuyor. Bu gizlilik, AB ve DTÖ gibi bazı yapıları ofset anlaşması aleyhine konumlandırıyor. Çünkü gizlilikle yürütülen ve sonuçta bir firmaya yardımı içeren anlaşmalar piyasa dengesini sarsabiliyor (market distortion).

Bazen bu uluslararası ihalelere katılacak olan yabancı firmalar, ofset sözleri vererek işi alma şanslarını artırabiliyor, ofseti bir koz olarak kullanabiliyorlar. Hatta iş henüz alınmadan önce ofset çalışmalarına benzer lobi faaliyetlerini hedef ülkede gerçekleştirip, işi alma şanslarını artırıyorlar. Örneğin bazı eğitim faaliyetlerini destekliyor, önemli kampanyalara sponsor oluyor veya birtakım yatırımları ihale öncesinde ülkeye getiriyorlar ve ihaleyi açacak olan ülkeye şu mesajı veriyorlar: “Biz bu ihalede isteyeceğiniz ofset koşullarını yerine getirmeye muktediriz, bakın zaten siz istemeden dahi bu konularda sizi destekledik.” Daha sonra iş alınınca da bu faaliyetlerini ofset yükümlülüklerinden düşebiliyorlar.

Ancak özellikle Türkiye, Malezya, Brezilya gibi gelişmekte olan ülkelerin ofset isteyeceğini bilen firmalar, ofset risklerini satışın maliyetine ekleyerek pazarlık marjını azaltabiliyor. Bunun örneğini 2009 yılında Türk Hava Yolları (THY) tarafından planlanan Airbus uçak alımında görmüştük. Savunma Bakanlığı, THY’nin Airbus firmasından yapacağı ve maliyeti 2.5 milyarı doları bulacak olan 30 adetlik uçak siparişinde Airbus’tan ofset talep etmesini istiyordu. Ofset ise uçakların maliyetini artıracaktı ve bu da büyük oranda halka arz edilmiş bir şirketin pazarlık gücünü kıracak, kârlılığını düşürecekti. Eskiden, THY tamamen kamu şirketiyken uçak alımlarında ofset şartı koşuyor, yine bir başka kamu firması olan TAI’nin ihracatının artmasına yönelik destekleri Satıcı firmalardan talep edebiliyordu. Fakat 2009 yılına geldiğimizde THY’nin %51’i halka arz edilmişti. O tarihlerde, kurumlar arasındaki bu ofset çekişmesinin THY Yönetim Kurulu Başkanı’nı istifaya ittiği haberlere yansıyacaktı.

Türkiye’de ofset yükümlülükleri ile ilgili bir kanun mevcut değil, ama ticaret bakanlığının yayınladığı Ofset Uygulamalarına İlişkin Tebliğ (2007) var. Bir de Savunma Sanayi Müsteşarlığının en son 2011 tarihli Sanayi Katılımı/Ofset Rehberi ile “4734 Sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 3’üncü Maddesinin (u) Bendine Göre Yapılacak Mal ve Hizmet Alımlarına İlişkin Sanayi İşbirliği Programı Usul ve Esaslarına Dair Yönetmelik” bu alanı düzenliyor.

3. Savaşın Lokomotifi, Barışın Vagonu: Ticaret

On dokuzuncu yüzyılın ortalarında ticaret dengesizliğinden kaynaklı bir savaş veren ve ağır bir yenilgiyle dersini alan Çin, aradan geçen yaklaşık iki asırlık sürede dünyanın en kalabalık nüfusuna, en büyük ikinci ekonomisine ve dünyayı yok edebilecek silahlara sahip oldu. Çılgın atılım projelerinde milyonlarca insanın açlıktan hayatını kaybettiği, iç savaşlarda parçalandığı ve işgal edildiği günlere rağmen, bugün dünyanın en büyük ihracatçısı haline geldi. Bu başarılar kendi halkının refahını artırıp yöneticileri memnun etse de, tıpkı iki asır önce olduğu gibi ticarette dengesini kaybeden bazı uluslarla arasında husumete sebep oldu. Adeta kendini tekrar eden bir çizgide, bu kez, İngilizlerin kuzeni olan Amerikalılar, Çin’e karşı bir ticaret savaşı başlattılar. Karşılıklı bağımlılığın barış getireceğini düşünen siyaset bilimciler yanılıyordu. Belli bir bağımlılık sınırı aşıldığında, gözü dönmüş müptelalık başlıyordu ve çayın müptelası kesinlikle afyon müptelasından aşağı kalmıyordu. Ancak yine de, terazinin kefesine koyacak çok bir şeyi olmayanlar, terazinin kollarından medet umabiliyordu. Üzerinde “ofset” yazan bir kol onlara doğru biraz uzandığında, kefeye koydukları az şey, biraz daha ağır basıyor, bu da onları mutlu ediyordu. Bir gün kıymetli dengelerine ulaştıracak yolu bulma umuduyla denemekten asla yorulmuyorlardı.

Kılıç, Âdet ve Ortak Dil

İnsanlık yüzbinlerce yıl öncesine kadar yontulmuş taşları kullanarak kendini diğer vahşi canlılardan korumasını bilmişti, fakat metalleri ateşte eriterek onlara şekil vermeyi öğrendiğinde hem hükümdarların eline büyük bir güç verecek, hem de kanlı savaşların ortaya çıkmasına sebep olacak bir dönemin kapısını araladığının farkında değildi.

Araştırmacılar en eski kılıç benzeri cismi Malatya yakınlarındaki Arslantepe’de keşfetmişti ve bu kılıçlar beş bin üç yüz yıldır oradaydılar. Kılıcın ilk kullanıldığı yerin aslında tarımın ve medeniyetin beşiği kabul edilen verimli hilal olması onları çok da şaşırtmamıştı. Zira tarım ve medeniyet, hızlı bir nüfus artışı getirmiş, bununla birlikte büyük ölçekli siyasi yapılar kurulmuş ve insanlar birlikte yaşamalarını kolaylaştıracak gelenekleri, örfleri ve âdetleri sahiplenmişti. Bunlar topluluğu bir arada tutan ahlak kurallarıydı.

Kılıç ise ya bu kuralları çiğneyen asileri cezalandırmak ve isyanları bastırmak yahut dış dünyanın meselelerini çözmek için ortak kullanılan yabancı bir dil gibiydi ve yazıya geçerken daima kırmızı bir mürekkep kullanıyordu. Ama kılıçla yazılanlar çok kalıcı olmadığından, Sümerliler aynı tarihlerde daha kalıcı olsun diye kil tabletler üstüne yazı yazmayı da bulmuşlardı.

İnsanların din ve yaratıcı ile bağları ise çok daha eskiden ama yine aynı yerde, verimli hilalin kuzeyinde kurulmuştu. Şanlıurfa’da keşfedilen Göbekli Tepe’nin tarihi on iki bin yıl öncesine kadar uzanıyordu. Buradaki taş figürler insan üstü birer varlığı temsil ediyorlardı. İnsanlar kendilerinden daha üstün ve suretini işlemekten kaçındıkları bu yüce varlıklara adanmış tapınaklarda, gökyüzünde gördükleri koca evrenin bir parçası olduklarını idrak etmişler ve hem yıldızları hem de kendilerini var eden bir güce adaklar sunarak ona karşı şükranlarını bildirmişlerdi. Ancak ne burada ne de dünyanın diğer ucunda inanılan dinlerin hiçbiri yeryüzünde üç büyük din kadar yayılamayacaktı. Çünkü insanların elinde henüz ne at gibi bir ulaşım aracı vardı ne de kılıç gibi bir silah.

İslam’ın öğretileri ilk zamanlardan beri Müslümanların kalplerinde haşyet uyandırmaktaydı. İlk Müslümanlar, yani ashab-ı kiram, iman ettikleri takdirde büyük meşakkatlere maruz kalacaklarının farkındaydılar. Çünkü tek Allah’a iman etmek, diğer bütün tanrı kabul edilenleri, atalarının yollarını, toplumun âdetlerini, idarecilerin buyruklarını ve dolaylı olarak onların meşruiyetlerini ve egemenliklerini tanımamak anlamına geliyordu.

Otoriteye bu nevi bir başkaldırı, beraberinde tartaklanmayı, alay edilmeyi, yalnız bırakılmayı, didişmeleri, yağmaları, topluca boykota uğramayı ve memleketinden çıkarılmayı da getirecekti. Can ve mal güvenliğinin olmamasına rağmen bu insanlar inandıkları uğruna bedel ödemeyi göze aldılar. Müslümanlar yeterli sayıya ulaştıklarında ise bu kez din ve kılıç birlikte haklarını arayacaktı. Artık yüzlerce yıl sürecek fetihler ve toplu ihtidalar devri başlıyordu. Bununla birlikte, daha sonra dini yaymaya gidecek gerek tüccarlar ve gerekse süvariler, eski günleri yad etmek isteyecekler ve Peygamber’in sünnetini, yani onun bizzat uyguladığı, önerdiği yahut göz yumduğu hareketleri birer alamet halinde sergileyeceklerdi. Artık sünnet; geleneğin, örf ve âdetlerin birer parçası olmuştu.

İşte Diyanet İşleri Başkanı kılıcını çekip Ayasofya’da hutbe okumaya çıktığında doğal olarak medyanın meraklı gözleri uzun süredir görmedikleri bu sahne karşısında şaşkınca bakakaldılar. Oysa bu da kaynağını Peygamber’in hutbede bir direğe yaslanmasından alıyordu. Her ne kadar Hz. Ömer gibi halifeler bunu uygulamasa da, daha sonra fethe çıkanlar, fethettikleri beldelerin ibâdethaneleri içinden birini seçerek onu mescit yapıyor, ve rivayete göre orada verdikleri hutbede ise ellerindeki kılıca yaslanıyorlardı.

Osmanlı Padişahları da tahta çıkmak için kılıç kuşandıkları Cuma günü hutbeye kılıçla çıkardı. Böylece İslam’ın ve inananların güçlü olduğu mesajı da hutbe ile birlikte irad ediliyordu. Ancak bu gelenek bir iki cami hariç asırlardır uygulanmamıştı. Bunun ötesinde, uygulanmasını gerektirecek sebepler de yoktu. Çünkü Müslümanlar eskisi gibi fethe çıkacak kadar güçlü değillerdi. Ayrıca çağ değişmiş, savaşlarda kılıç yerine tüfekler kullanılmaya başlanmıştı. Dolayısıyla bu gelenek devam ediyor olsaydı hutbede bir AK-47’ye veya MG 3’e yaslanmak, biraz daha ileri gidersek uranyum tüpüne yaslanmak daha uygun düşebilirdi. Ancak hükümet Ayasofya’nın ibâdete açılmasını İstanbul’un “manevi fethi” olarak gördüğü için 1453 yılına gönderme yaparak kılıçla hutbe okuma âdetini tekrar etmeyi uygun bulmuştu. Peki bu saygın bir tutum muydu?

Örf ve âdetler gereklidir. Hatta bunlar hukukun yazısız kurallarını oluşturan bir kaynak olarak da kabul edilebilir çünkü uzun süredir insanlar arasında işlerin nasıl yürüdüğünü gösterirler ve belli sorunları çözer, bazı işleri düzenlerler. İngiltere ve Amerika’daki “common law” sistemi büyük ölçüde eski örf ve âdetlere dayanır. Türkiye’de ise medeni hukukta örf ve âdetlere gönderme yapılmış ve bunlar yeri geldiğinde hukukun bir kaynağı olarak düşünülmüştür.

Ancak bir işin örf veya âdet olarak kabul edilmesi için çok kadim bir geçmişi olması, ayrıca kesintisiz uygulanması gerekir. Kemal Gözler, Hukuka Giriş kitabında bu konuyu açıklarken, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında hazırlanmış ve İslami bir medeni hukuk olarak kendisine başvurulmuş Mecelle’de Ahmet Cevdet Paşa’nın şunu yazdığını aktarır: “Kadim odur ki evvelini bilir kimse olmaya.” Aynı şekilde âdetin kesintisiz olması gerektiğini bildirmek için de “âdet ancak muttarid yahut galip oldukta muteber olur,” maddesini ekler ve âdetin, “aksine dair hiçbir hatıra kalmamış bir zamandan beri”[1] tekrarlanıyor olması gerektiğini vurgular. Dolayısıyla Mecelle’ye göre de hutbeye kılıçla çıkmak ne kadim bir zamandan gelmekte ne de kesintisiz uygulanmakta olduğu için muteber bir âdetimiz değildir. Bununla birlikte, bu geleneğin İslam ile gelmiş olması onun evrensel olarak kullanılmasını da gerektirirdi. Halbuki günümüzde hutbede kılıç kullanan bir millet yoktur.

Biz insanlar toplum halinde kalabilmek için hala âdetlerimize sarılıyor ve örflerimizi uyguluyoruz. Din, oldukça yaygın bir şekilde duygu ve düşüncelerimize yeni bir boyut ekliyor. Kendimizi ve öz değerlerimizi korumak adına kılıca yaslanmak ise güvende hissettirmek şöyle dursun, korkularımızın etrafına daha kalın çizgiler çizerek onları belirginleştiriyor. Ortak dil değişeli uzun zaman oldu, doğru iletişim kurmayı öğrenemezsek medeniyetin doğduğu bu verimli hilalin en bahtsız misafirleri olabiliriz.


[1] a tempore cujus contrarii memoria non existet

Not: Bu yazı 16 Ağustos 2020 tarihinde yazıldı.

Borçluyum, Öyleyse Varım!

Hz. İsa’nın doğumuna henüz 450 yıl varken, Atina’da Protagoras adındaki bir kişi meydan meydan gezerek insanların hayatını nasıl yönetmesi gerektiği, şehrin idaresine nasıl katılabilecekleri, nasıl tutarlı düşünüp güzel konuşma yapabilecekleri konularında dersler veriyordu. Arada sırada şiir okuyor ve eskilerin hikayelerini anlatıyordu. Onun yaşadığı dönemde insanlar belagatli konuşmaya çok önem veriyor, bunu yapabilmek için de hayat ve idare konularında bilgili olmak gerektiğini düşünüyorlardı. Sırf bu yüzden tecrübeli kişilerden ders almak üzere para bile vermeye razıydılar. Dolayısıyla asırlardır bazı kimselerin şehirleri dolaşarak insanlara bildiklerini aktarması geleneği sürüp gidiyordu. Bu kişilere Sofistler denmeye başlamıştı.

Sofistler iyi bir hayat sürme, toplum içinde yaşama ve edebiyat gibi konularda usta, görmüş geçirmiş bilgeler demekti. İnce bir mesele hakkında derin düşünebilir, fikirlerini çok veciz ifade edebilirlerdi. Bu gezgin bilgelerden biri de İtalya’nın Sicilya adasında doğmuş Gregorias’tı. Gregorias ve Protagoras devirlerinin meşhur Sofistlerindendiler. Gregorias’ın hitabeti kuvvetli, fikirleri ise kışkırtıcıydı. Bir gün oluyor, Truva savaşının sebebi olarak görülen Helen’i temize çıkarmaya çalışıyor, bir diğer gün ise hiçbir şeyin aslında var olmadığını iddia edebiliyordu. Şeyler var olsa bile bunu bilemeyeceğimizi, hadi bildik diyelim, zinhar başkasına aktaramayacağımızı savunuyordu. Böylelikle Sofistler, hiçbir şeyin var olmadığını iddia eden adamlar olarak nam salmaya başladılar.

“Varlık” diye isimlendirdiğimiz nesneler, herkesin zihninde farklı yansımalar oluşturduğundan ötürü gerçekte var olup olmadıkları şüpheliydi. Algılarımız mükemmel değildi. Uzaktaki nesneleri olduklarından daha küçük görebiliyorduk. Mesela gökyüzündeki yıldızlar “küçük” görünüyordu. Üstüne üstlük, zihnimiz, gerçekte mümkün olmayan şeyleri de kurgulayabiliyordu. Örneğin denizin üstünde koşan atlar düşünebiliyorduk ama bu düşüncemiz atların denizin üstünde koşamayacağı gerçeğine aykırıydı. Dolayısıyla bir “varlık”la ilgili bilgiler bir şekilde zihnimize girse bile, artık onun zihnimizdeki görüntüsü doğrudan o varlıkla ilgili gerçek mi, yoksa zihnimizin yeniden kurguladığı dönüşmüş bir algı mı, bunu bilemezdik. Gregorias’tan bir asır kadar sonraki devirlerde, bu kez Çin’in bahçelerini dolaşan Meşhur Çinli Üstad Zhuang, bunu çağrıştıran bir düşünceyi kitabında anlattığı kelebek rüyasıyla resmeder:

“Bir gün rüyamda kendimi bir kelebek olarak gördüm. Kelebek oradan oraya uçuyor ve kendisinin Zhuang olduğunu bilmiyordu. Tek bildiği şey uçmanın verdiği tarifsiz lezzetti. Sonra uyandım ve kendime geldim. Artık Zhuang olmuştum. Ama şimdi emin değilim, ben kendini rüyada kelebek olarak gören Zhuang mıyım, yoksa kendini rüyada Zhuang olarak gören bir kelebek mi?”

Sofistler açısından varlığı inkâr etmek veya bilinemezliğini savunmak hiç kolay değildi. Ancak yine de bu iddia karşısında diğerleri varlığı ispat etme çabasından kendilerini alamıyorlardı. Zira en nihayetinde söyleyeceğiniz her şey, önce var olmak zorundaydı. Diğer bir ifadeyle, bir şeyler söyleyebilmek için önce var olmalıydınız. Sofistlerden iki bin yıl sonra bile kendini böyle bir açmazın içinde bulanlardan biri de Fransa’dan Viyana’ya dökülen Creuse nehrinin kenarındaki La Haye kasabasında dünyaya gelen Rene Descartes idi. Descartes’in matematik zekâsı çok güçlüydü ve bunun yanında ince meseleleri çok güzel dile getirebilecek bir kapasiteye de sahipti. Felsefenin Düsturları adlı kitabında varlığını ispat etmek için kullandığı: “Düşünüyorum, öyleyse varım,” ifadesi asırlar sonra bile hatırlanacaktı.

Descartes, her şeyin varlığından şüphe etmeyi gayet mantıklı buluyor ve kendisi de işe önce şüphe ederek başlıyordu. Fakat bir şeyden şüphe duymak demek evvela şüphe duyabilen bir aklın varlığını zorunlu kılıyordu. Onun dışındaki her şey bu aklın bir yanılgısı olabilirdi fakat aklın kendisinin varlığı şüphe götürmezdi. Sonsuzluğun içinde çeşitli görüntüler ve düşünceler üreten bir akıl da kendi kendine var olamazdı. Onu var eden ve sonsuzluğa sahip mükemmel bir ilk sebep olmak zorundaydı. Böylece Descartes, Sofistleri haksız çıkarırken, kendinden on beş asır önce yaşamış olan Meryem oğlu İsa’yı haklı çıkarıyordu.

Fakat Descartes eğer bugün Türkiye’de yaşıyor olsaydı muhtemelen daha farklı bir yaklaşım sergilerdi. Önce yine şüpheyle başlar, daha sonra bankadan gelen mesajla irkilir ve o ayki kredi borcunu hatırlardı. Borcu olması için önce borç edinebilecek bir varlığın gerektiğini anlayan Descartes pek âlâ şöyle söylerdi: “Borçluyum, öyleyse varım.” Zira borç yiğidin kamçısıydı. Kamçı da kendi kendine olamazdı.

Sofistler Atina’da sözlü hitabet geleneğini sürdürürken aslında yazıyla not tutmak da yaygındı. Yazının bilinen ilk örneğini Anadolu’ya çok yakın bir yerde, Mezopotamya’da Sümerlere ait beş bin yıllık bir kil tablette görmüştük. Bu kil tablette yazan şey ise borçla yakından ilgiliydi. O yıl ambara ne kadar tahılın geldiği, kimin kaç hayvanı olduğu, tapınağın giderleri için kimlerin ne kadar yardım vereceği gibi bilgiler vardı. Belli ki borç yazılı tarihi başlatan şeydi.

Paranın icadından önce de takas değil borç sistemi vardı, ya da bugünkü tabirle söylersek, kredi sistemi. Aynı köyün sakinleri içinden bir kimse yumurtaya ihtiyaç duyduğunda hemen o an yanına bir kâse tereyağı alıp komşusunun kapısını çalmasına gerek yoktu. Zaten aynı yerde yaşadıkları için kimin kimden ne aldığı, kime ne verdiği kolaylıkla hatırlanabiliyordu. Doğruca gidip komşusundan yumurta istiyor, sonra komşusu tereyağı lazım olduğunda ona geliyordu. Köyde herkes birbirine kredi açıyordu, yani diğer bir ifadeyle, köyde herkes birbirine borçluydu.

Borçlar, ödenebileceği zaman anlamlıydı. Bir kimsenin borcunu ödeyemeyeceği düşünülürse karşılığında ya çok yüksek bir bedel isteniyor, yahut da borcun değerince bir şeyi hemen o an vermesi isteniyordu. Özellikle savaşa gidecek askerler söz konusuysa, savaştan dönüp dönmeyecekleri belli olmadığından dolayı askerlerin ihtiyaç duydukları şeyleri almak için değerli madenler vermeleri gerekiyordu. Daha sonra halk da bu değerli madenleri vergi olarak devlete ödeyecekti. Devlet köylülerden vergilerini madeni para olarak isteyerek köylülerin askerlerden madeni parayı alıp karşılığında erzak vermelerini sağlamış oluyor, böylelikle de ek bir maliyet çıkarmadan ordusunu besleyebiliyordu.

Binlerce yıl içinde metal paralar yumuşak kağıt paraya, yumuşak kredi sistemi ise metalik kredi sistemine evrilmişti. Artık sadece birbirini tanıyanların açtığı krediler yoktu. Bunun yanında birbirini tanımayan, faizle kredi veren bankalar ortaya çıkmıştı. Ayrıca bankalar tereyağı karşılığında yumurta vermiyordu. Bir senet karşılığında para veriyorlardı. Belli bir süre sonra senedi geri almak zorundaydınız. Ancak günü geldiğinde senedi geri almak için bankaya daha fazla para ödemeliydiniz.

Tıpkı insanlar gibi devletler de borçlanarak yatırım yapıyorlardı. Diyelim ki aklınıza çok parlak bir icat fikri geldi ve bunu yapmak için 100 milyon TL’ye ihtiyacınız var. Bu parayı biriktirmek için yirmi sene simit satıp sonra biriktirdiğiniz sermayeyle bu icadı yapmak yerine, bankaya gidip 100 milyon TL borç alır, icadınızı piyasaya sürüp oradan kazandığınız parayla borcunuzu ödeyebilirsiniz. Devletler de belli kağıtlar karşılığında parasını değerlendirmek isteyen yatırımcılardan borç alıyor, günü geldiğinde kağıtları geri almak için ilk başta aldığı paranın biraz daha fazlasını yatırımcılara geri ödüyorlardı. Dolayısıyla yatırımcıların devlete duydukları güven çok önemliydi. Zira devletin borcunu ödeyemeyeceğini anlayan yatırımcılar, tıpkı askerlere kredi açmakta isteksiz olan köylüler gibi, ya çok yüksek bir bedel istiyor yahut borç vermeyi reddediyordu. Oysa devletler de insanlar gibi borç bulamadıklarında, parlak icatlar yapmak yerine simit satmaya mecbur kalabilirlerdi. Ancak böyle girişimler ne orduyu doyurabilir ne de vatandaşları mutlu edebilirdi.

Nitekim borçlar ödenemediğinde patlak veren krizler her zaman tarihin kırıldığı olaylara dönüşmüştü. Daha yakın zamanda Yunanistan devleti borç batağı yüzünden neredeyse iflas etmiş, ondan çok kısa süre önce 2008 yılında ABD’de biriken hane halkı borçları ödenemediği için büyük şirketler batmış ve dünya bir ekonomik krize girmişti. Daha da geriye gittiğimizde 1929 yılındaki Büyük Buhran, Almanya’ya giden ucuz kredileri tüketince, Almanya’da popülist Nazi partisi yönetime gelmiş ve bu da İkinci Dünya Savaşı’na giden yolu açmıştı. Biraz daha geriye gittiğimizde borçlarını ödeyemeyen, yaygın bir açlık ile boğuşan Fransızlar, imparatora karşı isyan bayrağını çekmiş ve bir ihtilal gerçekleştirmişti. Demek ki borç, yazılı tarihi başlattığı gibi, aynı zamanda onu kırabilen bir şeydi.

Borcun insana neler yaptırabileceğini gösteren sınırsız örnek var. Bunların bir kısmını Breaking Bad yahut Ozark gibi televizyon dizilerinde bile görebiliyoruz. Ancak borç sadece parayla ilgili bir kavram da değil. İki kollu terazide bir şeyleri nasıl tarttığınızı düşünün. Eğer bir kilo pirinç tartmak isterseniz terazinin bir koluna bir kiloluk bir ağırlık yerleştirir, diğer koluna da pirinç koymaya başlarsınız. İki kol dengeye geldiğinde pirinçler bir kilo olmuş demektir. Para aslında borcun ağırlığını ölçmek için kullandığımız bir birim. Bunun yanında borcun ölçülemeyen türleri de var. Vatan borcu, kul hakkı, analık hakkı gibi kavramlar da borcun birer çeşidi. Hatta “din” kelimesi Arapça borç anlamına gelen “deyn” kökünden gelir ve kulun yaratıcısına borcunu ifade eder.

Gün geçtikçe artan pahalılık, insanların sadece yatırım yapmak için değil, temel ihtiyaçlarını karşılamak için de borç almalarını zorunlu kılabiliyor. Borçların ödenemediği durumlarda borçlu fertler bunu hacizle veya hapisle ödemeye zorlanıyor. Borçlu olan büyük şirketler, finans kurumları vs olduğunda ise devlet bu borçları bir kalemde silebiliyor yahut şirketleri hapse atmak çok mümkün olmadığı için onlara vatandaşlardan topladığı paraları yardım olarak veriyor ve onları ipten alabiliyor. Ne var ki, yaşamını sürdürmesi için temel şartları tesis etmek de devletin vatandaşa olan borçlarından biri. Borcunu ödemesi için vatandaşlara yardımcı olmak yerine, borçlardan dolayı batmaması için finans kurumlarına destek vermek ilginç bir tercih.

Genellikle konuları yazarken eğer bir problem dile getirmişsem bununla ilgili çözüm önerilerimi de sunmaya gayret ederdim. Ancak yaygın borç konusunda bunu yapabilmem çok mümkün olmadı. Ne Descartes imdadıma yetişti, ne Sofistler, ve ne de imparatorlar. Sadece şunu biliyorum ki, varlığın delili olarak akıldan yola çıkabiliyorsak, aklımız bize bu delili sunmakla borçlu olduğu içindi. Yani aslında akıldan da önce borç vardı diyebiliriz. Şöyle ki, düşünüyorum, öyleyse borçluyum. Borçluyum, öyleyse varım. (Ergo in debtum, ergo sum)

Not: Borcun tarihi ile ilgili daha geniş bilgi almak için bkz: David Graeber – Debt: The First 5,000 Years (New York: Melville House, 2011)

ÜLKELER COVID-19 AŞILARINI NASIL SATIN ALIRLAR?

İlk olarak 2019 yılının Aralık ayında görülen ve bugüne dek 2 Milyondan fazla insanın dünyaya gözlerini kapamasına sebep olan Covid-19 virüsünü bertaraf etmek için, üniversiteler ve araştırma laboratuvarları 64 tane aşıyı klinik geliştirme evresine ulaştırmayı başardı. Hali hazırda Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) bu aşı adayları içinden 15 tanesini ön-yeterlilik değerlendirme sürecine dahil etti. Bunun dışında 173 farklı aşı adayı için ise klinik öncesi çalışmalar devam ediyor.

Şekil 1: Reuters via BBC

Çalışmalarının bu hızda ilerlemesi elbette ümidimizi artırıyor. Ne var ki, etkinliği ve güvenliği kanıtlanmış aşı arzıyla ilgili 2 önemli problem var:

  1. Onay alacak aşılar, ilk etapta 2021 yılının sonuna kadar sağlık çalışanları ve yüksek risk grubundakilerin aşılanması için olan talebi karşılamaya yetecek mi?
  2. Bütün ihtiyaç duyan bölgelere, ödeme yapmakta zorlanacak ülkeler de dahil olmak üzere, emniyetli ve yeterli miktarda aşı dağıtılması sağlanabilecek mi?

Üretim kapasitesi, lojistik, dağıtım, arz, talep ve benzeri kavramların içinde bulunduğu bir cümle size hemen tedarik ve tedarik zincirini çağrıştıracaktır. Zaten amacım, tedarik süreçlerine dair çok ilginç bir vaka çalışması olarak, ülkelerin Covid-19 aşılarını satın alma yöntemlerini ve süreçlerini anlatmak; kapasite ve dağıtım sorunlarına değinmekti. Dolayısıyla bu yazının ilk muhatapları belki de tedarik zincirini oluşturan insanlar olacak. Ama tabi ki, sağlık ocağında kolumuzu açıp iğne olduğumuzda, o şırınganın içindeki sıvının hangi çabalar neticesinde oraya geldiğini bilmek istisnasız herkesin ufkunu genişletecektir.

Genel Hatlarıyla Satın Alma ve Tedarik Zinciri Nedir?

Bugün piyasadaki neredeyse her ürün, başka ülkelerden toplanmış hammadde veya yarı mamullerin birleşmesiyle oluşuyor. Dolayısıyla aslında bir masa lambasına “Alman malı” dediğimizde büyük oranda Almanya’dan gelmiş malzemelerden oluştuğunu söylüyoruz, ama bu tamamen Almanya’da üretildiği anlamına gelmiyor. Örneğin masa lambasının elektrik kablosu, bataryası vs. Çin’den, ampül İsveç’ten gelmiş ve bunların hepsi Almanya’da toplanmış olabilir.

Yani ister tüketici ister üretici olalım, satın alacağımız her şey çok geniş ve karmaşık bir tedarik zincirinin rayları üstünden bizlere ulaşıyor. Dolayısıyla firmaların fiyat avantajını yakalamaları için veya nadir bir mamule ulaşmaları için uzman bir tedarik zinciri kadrosuna ve sistemine ihtiyaçları var. Yıllar içinde tecrübelerle yerini sağlamlaştıran bu sistem ve kadro, uluslararası şirketlerin en temel unsurlarından birini oluşturur hale geldi ve artık Tedarik Zinciri veya Satın Alma gibi ana departmanlar çatısı altında faaliyet gösteriyor.

Tedarik zincirinin en temel adımlarından bazıları şöyle sıralanabilir:

  1. Piyasadaki uygun tedarikçileri tespit etmek, bunların yeterliliklerini değerlendirip onay vermek
  2. İşe göre belli kriterlerle ve mesela ihale, pazarlık, fiyat kıyaslama gibi usullerle tedarikçi seçmek
  3. Fiyat, teslim tarihi, ödeme koşulları, kalite şartları vb. konuları netleştirmek,
  4. Taşıma ve depolama mekanizmasını kurmak,
  5. Uzlaşılan mevzuları, riskleri de gözeterek kapsamlı kontratlarla kayıt altına almak,
  6. Uçtan uca işin veya projenin ihtiyacı görülene kadar süreci takip etmek.

COVID-19 Aşısının Satın Almasındaki Zorluklar Neler?

Bütün bu süreçler Covid-19 virüsüne karşı geliştirilen aşıların tedariki için de geçerli ve aşağıda sayacağımız sebeplerden ötürü aşı mevzusu, satın alma yönüyle incelendiğinde çok ilginç bir vaka çalışması sunuyor.

  1. Tedarik isteği çok acil.
  2. Ancak aşıların güvenlilik ve etkinlik için uzun kalifikasyon süreçleri var.
  3. Doğrudan insan hayatını ilgilendirdiği için risk çıtası çok yüksek, risk alma eşiği ise çok düşük.
  4. Yeterliliği olan firmalar az, DSÖ ön yeterliliğine sahip aşıları ihraç eden 25 üretici mevcut. Yani arz sorunu var.
  5. Buna rağmen dünyanın her tarafından çok yoğun bir talep yağıyor.
  6. Sipariş doğrulandıktan sonra bile teslim süresi çok uzun, 6 ay – 24 ay arası sürebiliyor.
  7. Saklama ve koruma koşulları çok hassas, %20’ye yakın, belki daha fazla, fire verebilir.
  8. Hakkaniyetli dağıtım sorunları var. (Hem farklı uluslar arasında hem de aynı ulusun farklı sınıfları arasında.)
  9. Fiyatlar her ülkenin karşılayamayacağı kadar yüksek, dolayısıyla ucuzlatma baskısı var
  10. Ancak belli özellikleri kısarak fiyat ucuzlatmak, yani kaliteyi düşürerek fiyat kırmak mümkün değil.
  11. Uygulanacak satın alma usulünü seçmek zor. (Açık ihale mi? Pazarlık mı? Fiyat karşılaştırması mı?)
  12. Hedef fiyat belirlemek zor. (Maliyet + kar modeli mi? Birim fiyatların toplanması modeli mi? Diğer aşılar ile aynı fiyat politikası mı? Fiyatlar üreticilere önerilip bunlar üstüne indirim vermeleri mi istenecek?)
  13. Sabit fiyat veya değişken fiyat uygulamaları konusunda aşı üreticileri arasında farklılıklar var ve bunun sebep olduğu “o yapmazsa ben de yapmam” etkisi mevcut.
  14. Kontratı “ürün + nakliye” şeklinde yapmak zor, firmaların lojistik yeterlilikleri olmayabilir. Dolayısıyla nakliye için ayrı, ürün için ayrı kontratlar yapılması gerekecek. Satın alan kurum, hem nakliye hem de üreticiyi koordine etmek zorunda kalacak.
  15. Her taşıma firmasının ultra soğuk zincir gibi güvenilir taşımaya uygun altyapısı yok, dolayısıyla uygun firma bulunması, onlarla pazarlık yapılabilmesi de zor.
  16. Kontratlarda mücbir sebep şartı yazılması garip duracak, çünkü zaten mücbir sebepten ötürü kontrat yapılıyor. Dolayısıyla sözleşmenin yerine getirilmesi riski de had safhada. (mücbir sebep tanımını da yapmak gerekecek- örn.: durum, taahhüdün yerine getirilmesine devamlı şekilde engel mi değil mi?)

Peki bu kadar karmaşık bir tedarik sürecini devletler nasıl yönetiyor? Şimdiye kadar aşı satın alan ülkeler hangi yöntemleri kullandı?

Devletlerin bu süreçte güvenilir aşılara yeterli miktarda, hızlı ve uygun fiyatlarla erişebilmesinde yukarda saydığımız zorluklar olduğundan dolayı, DSÖ, UNICEF, Bill & Melinda Gates Vakfı ve diğer ortak kuruluşların başını çektiği Gavi, Aşı İttifakı tarafından yönetilen COVAX Girişimi adında bir proje başlatıldı.

15 Aralık 2020 itibariyle içlerinde İngiltere, İsrail, Norveç, İsviçre, Çin gibi ülkelerin de bulunduğu 61 ülke[1], COVAX Girişimine katılmak için anlaşma imzaladılar. Bunun yanında, aralarında Türkiye’nin de olduğu 38 ülke COVAX Girişimine katılma niyetlerini doğruladılar. Düşük ve orta-düşük gelirli 92 devlet için ise bu girişim, hakkaniyetli bir şekilde aşı ulaştırmayı vaat ediyor. Dolayısıyla dünya nüfusunun %60’ından çoğunu içine alan bir hareket söz konusu.

Şimdi aşı tedariki ve dağıtımı ile ilgili problemlere hem COVAX, hem de kendi başlarına ülkelerin nasıl yanıt aradığını konuşacağız. Bundan önce COVAX’ın nasıl bir şey olduğuna hızlıca bakalım.

COVAX Girişimi Nedir?

Salgınla topyekün mücadele edebilmek için Nisan 2020’de DSÖ, Fransa, AB Komisyonu, Bill ve Melinda Gates Vakfı, Salgına Hazırlık İnovasyonları Birliği (CEPI), Dünya Bankası gibi güçler bir araya gelerek “Koronavirüs Araçlarına Erişimi Hızlandırma (Access to Covid-19 Tools)” projesini başlattılar. Kısaca ACT-Accelerator veya ACT diye anılan bu projenin dört ayağı vardı: teşhis, tedavi, aşı, ve sağlık sistemi güçlendirmesi. İşte aşı ayağının örgütlendiği girişim COVAX.

Koronavirüs salgını ile birlikte aşı üretim çalışmaları da çok geçmeden başladı. Ancak aşı adayları etkili ve güvenli olduklarını tescil etseler bile, üretim kapasiteleri ve dağıtım ağları sınırlı. Dolayısıyla yeni yatırımlar yaparak hem üretim kapasitelerini hem de dağıtım ağlarını geliştirmeleri gerekiyor. Aynı zamanda çoğu ülke bu aşılara fiyatı yüksek geldiği için ulaşamayacak.

İşte COVAX Girişiminin hedeflediği şey, toplu alım sinyali vererek aşı üreticilerini kapasitelerini artırmaya teşvik etmek, belli yeterlilikleri sağlayanlara yatırım yapmak, aşı üretici portfolyosunu ve satın alma süreçlerini yöneterek hem arzı artırmak, hem fiyatları uygun seviyelere çekmek hem de böylelikle aşıya ulaşması zor olan ülkelere de aşı dağıtımını garanti etmek.

Yani COVAX Girişimi aslında ürün havuzu ve talep havuzu oluşturup bunları birbirine bağlayan bir kanal olacak. Girişim, bir anda aşı üreticileri için en büyük müşteri haline gelecek ve fiyatlarda pazarlık yapmak için müthiş bir güce kavuşacak. Büyük müşteri olmasıyla birlikte, aşı firmaları üretim planlarında COVAX Girişimine öncelik verecekler. Çerçeve kontratlar imzalanarak aşı siparişlerinin büyük miktarlarda ve uzun süreli verilmesi, üreticilerin sadece ürün maliyetini değil, tek bir müşteriyle muhatap olacakları için yönetim maliyetini de düşürecek. Zaten bu girişimi yönetenlerden biri olan UNICEF her yıl 1.3 milyar dolarlık aşı satın alması yapan bir kurum. Merkezi sözleşmelerle ülkelere aşı tedariki yapma konusunda epey tecrübeye sahip.

COVAX Girişimi bu çabaları neticesinde aşı üreticileriyle makul fiyatlara anlaşırsa, ülkeler ister COVAX Girişiminden, isterlerse anlaşılan fiyatlarla doğrudan aşı üreticilerinden aşı satın alabilecekler.

Dağıtım ise şu kurala göre işleyecek: yüksek gelirli ekonomiler ister alım taahhütlü ister alım taahhütsüz bir ön ödeme yapacak. Alım taahhüdü verirlerse doz başına ödeyecekleri ücret, alım taahhütsüz ödeyecekleri ücretin yaklaşık yarısı kadar olacak. Buradaki mantık da şu: eğer bir ülke için onun nüfusu gözetilerek aşı üretilir ve sonradan o ülke bu aşıyı değil de başka yerden farklı bir aşıyı alırsa, COVAX Girişiminin maliyetini çıkarmak.

Sözün özü, COVAX böylelikle bir aşı havuzu oluşturacak. Mesela, içinde Moderna’nın, Pfizer’in, Sinovac’in, Bharat’ın, Astra-Zeneca’nın, Takeda’nın vs. aşılarının olduğu bir miktar aşıyı üreticilerden toplayıp, eğer ülkeler seçenek belirtmemişse, karışık şekilde bu ülkelere gönderecek. İlk etapta her katılımcı ülkeye nüfusunun %3’üne yetecek kadar aşıyı gönderecek. Kendi kendinin aşı alımını finanse edebilen yüksek gelirli ülkeler nüfuslarının %50’sine yetecek kadar aşı dağıtımı isteyebilirler. Ancak bu sadece bütün ülkelere dağıtılan miktar nüfuslarının %20’sine ulaştıktan sonra mümkün olacak (nüfusunun %20’sinden daha az aşı talep eden ülkeler hariç).

Hangi Yöntemler Covid-19 Aşılarını Satın Almak için Daha Uygun?

Ancak COVAX’ın veya ülkelerin aşı alırken uyguladıkları bazı metot ve prensipler var. Bunlar bazen fiyat odaklı, bazen katma değer üretme odaklı olabilir. Ayrıca duruma göre uygulanacak usuller de değişklik gösteriyor. Şimdi netleştirerek anlatalım.

Öncelikle, en temel anlamıyla satın alma usulleri dört tane olabilir: rekabetçi ihale usulü, sadece fiyat karşılaştırması usulü, pazarlık usulü veya doğrudan temin. Bunlar birbirine benzese bile bazı farkları var. Ayrıca ihalenin, pazarlığın veya fiyat karşılaştırmasının nasıl dizayn edildiği bile sonucu müthiş değiştirebilir. Sonuçta tedarik sürekliliğiyle ilgili problem yaşamamak için hangi yöntemin kullanılacağı çok mühim.

Diyelim ki ihale yapılacak. O halde, ihaleye katılacak ve rekabet edecek yeteri kadar firmanın olması gerekir. Zaten ihalenin avantajı, firmalar birbiriyle rekabet ederken fiyat kırmak. Özellikle kazananın bütün işi alacağı ihalelerde, yani, ya hepsi ya hiçbiri diyebileceğimiz ihale dizaynında, firmalar işi almak için büyük indirimler verebilirler. Fakat buradaki risk, tedarik kaynağını teke düşürdükten sonra eğer firmayla bir problem çıkarsa değişimin çok meşakkatli olması.

Eğer ihaleye katılan firmaların bir kısmı elenip diğer kısmına işler fiyata göre ters orantılı şekilde dağıtılırsa, yani düşük fiyat verene en büyük hisse gelecek şekilde iş pay edilirse, risk azaltılmış olur ama fiyat avantajı düşer.

Benzer şekilde, ihalede sadece fiyat odaklı değerlendirme yapılacaksa bazı riskler göz ardı edilmiş olabilir. Eğer katma değer, önceki performans değerlendirme sonuçları vs gibi kriterlere de sonucu etkileyecek bir ağırlık verilirse, büyük firmalar öne çıkar ama yine fiyat avantajı düşebilir. Aynı zamanda teknik değerlendirmenin gerçekten işin kalitesini belirleyecek unsurları etkilemesi de çok önemli. Eğer teknik değerlendirmede ilgisiz şartlar aranırsa, mesela aşıyla ilgisi olmamasına rağmen helal sertifikası vs. gibi şeylere puan verilirse, o zaman maliyeti yüksek olup helal sertifikası olan bir aşı firması işi alabilir. Neticede, boş yere yüksek fiyatlı ürün seçilmiş olur. Tabi burada, teknik ve mali değerlendirmenin ağırlıkları da belirleyici olacaktır.

Eğer sadece fiyat karşılaştırması metodu takip edilecekse, fiyatların analizi doğru yapılmalı. Şayet fiyatları nelerin belirlediğinden emin değilsek gelecek fiyatları birbiriyle doğru karşılaştıramayabiliriz. Yani bir aşı diğerinden pahalı olabilir, ancak gerçekten elmayla elmayı karşılaştırıyor muyuz diye düşünmeliyiz. Uzun süredir piyasada olan ve artık sistemi bilinen kızamık, suçiçeği, grip gibi aşılar için birkaç üretici arasında fiyat karşılaştırması uygun olabilir. Ama Covid-19 gibi yeni bir tip virüse karşı farklı platformlarla geliştirilen aşıların sadece fiyatlarına bakarak karşılaştırılması ne kadar doğru olacak?

Bir diğer usul ise pazarlık yöntemi. Özellikle çok aşina olmadığımız işlerde, tedarikçilerin az olduğu, taleplerin iş devam ederken belirleneceği, mevcut tecrübeden faydalanmaya devam edilmesi gereken, yapılacak tedarikçi değişikliğinin yüksek bir geçiş maliyeti çıkaracağı durumlarda belli firmalarla pazarlık yapmak daha mantıklıdır. Dolayısıyla Covid-19 aşıları için şu anda en mantıklı yol pazarlık gibi duruyor. Pazarlıkta devletlerin elini güçlendirecek şey, toplu taleplerle ve üreticileri de destekleyecek çözümler sunarak onlarla masaya oturmak.

Ülkeler kendi içlerinde aşı taleplerini toplayarak üreticilerle bizzat pazarlığa gidebilecekleri gibi, COVAX üzerinden diğer ülkelerle birlikte talep havuzu oluşturarak da tedarik bulmaya çalışabilirler. Bu iş birliğinin, yani ülkeler arasında talep havuzu oluşturmanın farklı aşamaları var. Her bir aşama farklı ülkelerin farklı hazırlıkları yapmasını da gerektiriyor. Mesela tedarik kaynakları hususunda ülkeler arası, a) uzaktan bilgi alışverişi, b) yakın temaslı bilgi alışverişi, c) birlikte pazar araştırması ve pazarlık yapma, d) birlikte kontrat imzalama fakat ayrı ayrı ödeme e) bir aracı üzerinden birlikte kontrat imzalama ve aracıya ödeme gibi iş birliği aşamaları var. Her bir aşama geçildikçe, siyasi gönüllülüğün ve eşgüdümün de diğer uluslarla entegre edilmesi gerekiyor.

Son olarak, acil durumların kurtarıcı çözümü, doğrudan temin yöntemi. Türkiye’nin Kamu İhale Kanunu’nda da salgın hastalıklar gibi mücbir sebeplerde doğrudan temin yoluna gidilebileceği belirtilmiş. Normalde ihale süreçlerinin tamamlanması için önce ihale dosyası hazırlanmalı, sonra ilan verilmeli, talepler alınıp değerlendirilmeli, itirazlar olursa onlar neticelenmeli, kontrat hazırlanıp imzalanmalı vs. derken birçok adım takip ediliyor ve bu da aylar sürebiliyor. Oysa salgın gibi acil müdahale gereken durumlarda aşılar ihale dosyasına, ilanlara, itirazlara hatta kontrata bile gerek kalmadan haftalar içinde doğrudan temin yöntemiyle ilgili aşı veya ilaçlar satın alınabilir. Nitekim Türkiye bu yöntemi uyguladı.

Ne var ki, koronavirüs aşısının satın alma süreçleri olağandışı ve mücbir sebep koşulları altında yürütüldüğü için, Türkiye ve Kanada gibi başka ülkelerde de aşı tedariki ile bilgiler milli güvenlik bilgileri gibi değerlendiriliyor ve kamudan gizleniyor. Dolayısıyla ülkelerin uyguladıkları metotların detaylarını öğrenme şansımız maalesef yok.

Sonuç olarak, koronavirüs aşısının satın almasını incelemek tedarik zincirinin halkalarını oluşturan profesyonellere ilginç bir bakış açısı sunabilir. Elbette hem buradan öğreneceklerimiz, hem de bu sürecin daha iyi yönetilebilmesi için önereceklerimiz vardır. Bu kadar hayati bir mevzu olan Covid-19 aşılarının sadece satın almasının bile ne kadar meşakkatli olduğunu gördük. Daha bunun dağıtımını, uygulanmasını, takip edilmesini ve değerlendirmesini de düşündüğümüzde, genel olarak aşılama projesini yönetmek kim bilir ne kadar kişiyi günlerce uykusuz çalışmaya mecbur bırakıyordur, anlayabiliriz.


[1] Avrupa Birliği adına AB Komisyonu bu girişime dahil oldu, dolayısıyla 27 ülke oradan geliyor gibi görünüyor. Ama bazı AB ülkeleri kendileri de ayrıca katılmayı düşündükleri için bunlar ilgi beyanı verenler arasında da görünüyor. Ayrıca girişime sadece ülkeler değil, Birleşmiş Milletler üyesi olmayan 8 adet “ekonomi” de dahil. Ancak

VERİ – GÖRÜ – HİMAYE: Meslekler Nasıl Anlatılmalı?

16.01.2021, Istanbul

Milli Eğitim Bakanlığı’nın yayınladığı 2019-2020 yılına ait istatistiklere göre Türkiye’de ortaokulda okuyan 5 milyon 701 bin 564 öğrenci bulunuyor. Bu rakamın büyük çoğunluğu devlet okullarında okurken, toplamın yaklaşık %6’sını ise özel okullarda okuyan öğrenciler teşkil ediyor. Derslik başına ortalama 30 öğrencinin ve her bir öğretmene ise 15 öğrencinin düştüğü bu sistemde, öğrenciler maksimum dört yıl içinde Türkiye çapında yapılan bir sınava girecekler.

Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş Sınavında (TEOG) aldıkları notlara göre yerleşecekleri liselerde, ergenlik dönemindeki bu öğrencilerin hem karakterleri şekillenecek hem de kariyerleri.

Türkiye’de, temel eğitimin iki şubesini oluşturan ilkokul ve ortaokul türleri, mesleklere göre değil, daha çok öğrencilerin bedensel ve zihinsel farklılıklarına göre ayrılıyorlar. Oysa ortaöğretime, yani liselere göz atarsanız, okul türlerinin daha çok mesleklere ve öğrencilerin belirgin yeteneklerine göre ayrıldıklarını görürsünüz.

Bu da demek oluyor ki, eğer öğrenciler yetenek ve yatkınlıklarına göre bir meslek belirleyeceklerse, onları yönlendirmeye ortaokuldan başlamalıyız. Fakat ülkemizde bırakın mesleklere göre yönlendirmenin ortaokulda başlamasını, liselerde ve hatta üniversitelerde bile yeterli rehberlik kapasitesi maalesef yok.

Lise çağına gelen yaklaşık 100 bin öğrenci muhtemelen okuluna devam edemeyecek. Devam eden 5 buçuk milyon öğrenci içinse en fazla 4 yıl sonra eğilimine göre bölüm seçmesi yahut liseden mezun olur olmaz doğrudan meslek tercihi yapması beklenecek. Fakat bölüm veya meslek tercihi yaparken öğrencilerin kendi kabiliyetlerini ve ilgilerini tanımasının yanında, o mesleklerde onları nasıl bir hayatın beklediğini de bilmeleri gerekiyor.

Lise döneminde öğrenciler genellikle, hayranlık duydukları birine, üst sınıf akranlarına, yakın akrabalarına veya arkadaş gruplarına bakarak bir mesleğe yönelirler. Daha sonra da sadece o mesleği araştırmaları ve tercihlerini bu etmenlere göre yapmaları normaldir. Gel gelelim, tanımadan gittikleri bu bölümlere ve seçtikleri mesleklere uymakta zorlanabilirler.

Yeni yerlerine uyum sağlasalar bile, karşılaştıkları ortam onların beklentisiyle örtüşmezse bir başarı duygusundan çok pişmanlık duygusu yaşayabilirler. Kendilerini tatmin etmeyen bir işte harcayacakları süreyi hayatlarının bir dönemini israf etmek gibi görürlerse, iş hayatlarında verimleri düşebilir ve bu durum da başka sorunlara kapı açabilir.

Dolayısıyla seçim yapmadan önce bölümleri ve meslekleri tanımak için araştırma yapmak (VERİ), o işleri yapanların ağzından tecrübelerini dinlemek (GÖRÜ) ve vizyonu geniş kişilerden rehberlik almak (HİMAYE) öğrenciler açısından son derece önemlidir.

Fakat burada üç farklı zorluk onları bekliyor olacak. Birincisi, karşılaşacakları bilgilerin doyurucu olup olmayacağını bilmiyoruz (doyurucu bilgi problemi). İkincisi de, öğrencilerin o yaştaki hayat tecrübeleriyle anlatılanların ne kadarını anlayabilecekleri meçhul (anlayış düzeyi problemi). Buna ek olarak, muhtemelen onlara yön gösterecek vizyon sahibi birilerinden rehberlik alma imkanları da olmayacaktır (imkan problemi).

İşte bu zorlukları nasıl aşmamız gerektiğine kafa yormadan önce, bu bilgileri onlara mutlaka ulaştırmamız gerektiğinin tekrar altını çizmek istiyorum.

VERİ – Doyurucu Bilgi Problemi

Araştırma yapmaya başlarken, bir alanı genellikle kimlerin seçtiği, o alanda kaç kişinin çalıştığı vs. hakkında öğrencilerin kafalarında bir şeyler oluşturacak önemli unsurlardan biri, güzel bir grafik tasarımla hazırlanmış doyurucu verilerdir.

Halihazırda, Milli Eğitim Bakanlığı belirtilen ihtiyaca cevap vermek için meslektercihleri.com, alantercihleri.com ve genel olarak meb.gov.tr sitelerinden öğrencilere kaynak sunuyor. Bunun yanında, Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) hazırladığı lisans tercih sihirbazı ve Cumhurbaşkanlığı İnsan Kaynakları Ofisi’nin (CBİKO) Üniveri Projesi de öğrencilerin tercih süreçlerinde yardımcı olmak için onların hizmetinde.

Ancak MEB’in, YÖK’ün veya CBİKO’nun sadece veri sunduğunu unutmamak gerekiyor. Örneğin meslektercihleri.com sitesinde, ilgili meslekler çoğunlukla o mesleği yapan kişinin ağzından değil, bir sunucu tarafından anlatılıyor. İçerik olarak internette bulunabilen yüzeysel bilgiler aktarılıyor. Ayrıca kullanılan üslup bakanlığın resmiyetine uygun olsa da, öğrencilerin dinlemeyi isteyecekleri veya akılda kalıcı bir samimiyetten uzak.

GÖRÜ – Anlayış Düzeyi Problemi

Sadece bilgi verip veriler sunmanın yanında öğrenciler kendileriyle bağ kurabilecekleri, daha rahat ve samimi bir ortamda, mesleğe dair tecrübeleri ve iç görüleri onlara anlatacak birinci ağızdan kaynaklara ihtiyaç duyuyorlar. YouTube’da bu rahatlığı ve imkânı sağlayan birtakım söyleşiler bulmak mümkün. Yine de bunlar hem çok az sayıda, hem dağınık ve hem de kendi içinde sistematiği olmayan yayınlar.

Dolayısıyla işinden memnun olan insanların tecrübelerini, standartları test edilmiş belli sorularla öğrencilere aktarmaya çalışmalıyız. Bu soruları belirlemek için, öğrencilerin fikri alınabileceği gibi, uzmanların görüşlerine veya çalışanların yorumlarına da başvurulabilir.

Üslubun ise arkadaş ortamında kullanılan samimi dil ile benzer olması gerekir. Mesleki terimler kullanılacaksa, röportajdan önce bunların en basit şekilde nasıl anlatılacağı düşünülmeli.

HİMAYE – İmkan Problemi

Gelecekte hangi mesleklerde istihdam fazlası olacağını, hangilerinde yetişmiş eleman açığı olacağını ön görmek ve bu bilgiyle öğrencileri yönlendirmek gerekiyor. Ancak bugün çok ilgi gören ve puanları yükselen bir bölüm, ilerde o bölümden mezun olacak olan öğrenci için düş kırıklığı oluşturabilir. Çünkü öğrenciler seçim yaparken moda olan bir meslek, 4 yıl üniversite okuduktan sonra çoktan gündemden düşebilir veya eleman açığını kapatabilir.

Böyle bir durumda, vizyon sahibi olduklarını düşündüğümüz rehberlerin görüşlerine başvurmak öğrencileri geleceğe daha emniyetli hazırlayacaktır. Bu kişiler, ülkemizde ve dünyada belli sektörlerdeki ve ülke ölçeğindeki gelişmeleri okuyabilen, bölümlerdeki talepleri analiz edebilen kişiler olacaktır.

Mesela “Geleceğin Meslekleri” başlığı altında genellikle teknolojinin evrildiği, yaşam koşullarımızın ve beklentilerimizin değiştiği bir dönemde en çok rağbet göreceğini düşündüğümüz meslekler sayılır. Ama bunların çoğu kapsayıcı olmayan, elde çok da veri olmadan hazırlanmış listeler. Aynı şekilde, gelişmiş ülkelerin kendi gidişatlarını yansıtan ve diğer az gelişmiş coğrafyaları dışarda bırakan bakış açısına sahipler. Dolayısıyla duydukları şeylere temkinli yaklaşmaları da öğrencilere bildirilmelidir.

Maalesef çoğu öğrencinin bu vizyonu onlara sunarak onları himaye edecek bir akrabaları, rehber öğretmenleri ve benzeri kaynakları yoktur. Bölümlerin kontenjanlarının belirlenmesiyle, sektörlere göre değişen asgari ücret uygulaması gibi düzenlemelerle devlet bu ihtiyaca kısmen cevap verebilir.

Ne var ki, yapılacak yayınlar yoluyla öğrencilere vizyon kazandırmak ve onları himaye etmek oldukça zordur. En iyi ihtimalle üniversite ve sektör iş birlikleri bu sorunu üniversite evresinde aşmanın bir yolu olabilir. Büyük ölçekte bu konu eğitim uzmanlarının çözüm üretmesini bekliyor olacak.

SONUÇ

Veri-Görü-Himaye düşünce üçgeninde hazırlanacak bir meslek tanıtım serisi oluşturmak ve YouTube üzerinden yahut başka mecralardan bunları öğrencilerin hizmetine sunmak ülke gençliği adına yapılabilecek önemli hizmetlerden biridir.

Gerek yönlendirme ile ilgili öğrencilerin karşılaşacakları üç zorluğu aşmada yardımcı olarak, gerekse devlet kurumlarının sağladığı imkanlardaki eksiklikleri tamamlayıcı olarak bu meslek tanıtım serisi bir boşluğu dolduracaktır.

Umarız ülkemizde gençler arasında gittikçe artan ekran bağımlılığını çözmek için de belli çalışmalar yapılır ve meslek yönlendirmesinin oluşturacağı etkinin, tembelliğe kurban gitmesinin önüne geçilir.

Afrika’dan İstanbul’a Uzanan Susuzluğun Hikayesi: İnsanlar Kuraklıkta Nasıl Boğulur?

  • 02.01.2021, Istanbul

Bir sabah uyandınız ve her zamanki gibi yataktan çıkıp banyoya gittiniz. Yüzünüzü yıkayacaksınız. Musluğu açmanıza rağmen suların akmadığını gördünüz. İçinizde bir korku belirdi. Çünkü bu, sıradan bir su kesintisi değil, su kıtlığının başlangıcı olabilirdi. Zira yaklaşık üç ay önce haberlerde, şehrinizin sadece doksan gün yetecek kadar suyu kaldığını duymuştunuz. Panikle, yedekte suyunuz olup olmadığına bakıyorsunuz ama maalesef bidonların hepsi boş. Sepette birikmiş çamaşırlar gözünüze çarpıyor. Elinizi saçlarınıza götürdüğünüzde yağlanmış olduklarını fark ediyorsunuz. Mutfağa geçip geceden kalma bulaşıklarınızı öylece dururken buldunuz. Suların bir gün değil, en az bir ay boyunca kesik kalacağını bildiğinizden, nabzınız hızla yükselmeye başladı. Bunun gerçek olmadığını, bir kâbus olması gerektiğini, belki de henüz uyanamadığınızı düşünüyorsunuz. Uyku mahmurluğunu üzerinizden atmak için musluğu tekrar açmayı denediğinizde, yüzünüze çarpacak bir avuç su bile akmadığını görüp, bunun bir kâbus değil, kıyametin ta kendisi olduğunu anlıyorsunuz.

Buraya kadar okuduklarınızı bir romanın giriş kısmı sandıysanız yanılıyorsunuz. Tedirgin edici olabilir ancak 2018 yılının Nisan ayında 4 milyon Cape Town’lu için bu anlatılanlar, önlerindeki yazın ne kadar sıcak geçeceğine işaret eden korkunç bir gerçekti.

Afrika’da Neler Yaşandı?

Güney Afrika’nın en ucunda bulunan sahil kıyısındaki bu büyük şehre birkaç hafta içinde artık şebekeden su verilemeyecek ve bundan sonra vatandaşlar sadece tesis edilen belli yerlerden, günde yalnızca 25 litrelik çok az bir miktar su alıp bununla idare etmek zorunda kalacaklardı. Kullanabilecekleri miktar halihazırda zaten yalnızca 50 litreydi.

Yüzme havuzları, bahçeler ve daha birçok ikincil alan için şebeke suyu kullanımı yasaklanmıştı. Yiyeceklerini eskisi gibi yıkayamıyor, banyo yapamıyor, tuvaletleri gerektiği kadar temizleyemiyorlardı. Bırakın bunları, tahsis edilen su miktarı, içmek ve yemek yapmak için dahi yetersizdi, zira Cape Town’da insanlar genellikle şebeke suyunu içme suyu olarak kullanıyorlardı. Kuraklık baş gösterince şişeli içme suları artık marketlerde bulunmaz oldu. İnsanlar geceden marketlerin önünde bekleyerek sabah dağıtıma gelen suları fahiş fiyatlar ödeme pahasına almak için kuyruğa giriyorlardı. Bir süre sonra herkesin yalnızca birkaç şişe içme suyu alabilmesini öngören sınırlamalar getirildi. Bunu, COVID-19 salgınının başladığı günlerdeki maske yokluğuna benzetebilirsiniz. Ancak bu tamamen doğru olmayacaktır. Çünkü maskenin üretimi için gereken ham maddeler bir süre sonra tedarik edilebildi ve üretim yeni talebe ayak uydurmayı başardı. Maalesef suyun olmadığı bir durumda bu kadar hızlı bir şekilde yeniden su üretebilmek mümkün olamayacaktır.

Bununla birlikte, bir anda plastik şişelerin, yağmur suyu tanklarının ve benzeri ürünlerin fiyatı roket gibi fırladı. Çünkü bu ürünlere karşı artan talep neticesinde artık bunları bulmak epey zorlaşmıştı. Böyle giderse şehirde adeta kıyametin kopmasına sayılı günler kalmıştı.

Zengin ve fakirlerin yaşadığı bölgeler birbirinden çok belirgin şekilde farklıydı. İmkânı olan zenginler yeraltı suyunu kullanabilmek için sondaj vurup bahçelerinde kuyu açabiliyorlardı. Ancak bu kadar talihli olmayan yoksul kesim, kuraklığın sonuçlarını çok daha ağır hissedecekti.

Dünyaya Cape Town’daki kuraklığı aktaran haberlerde ise “Day Zero” konuşulmaya başlamıştı. Yani, hiçbir şeyin var olmadığı başlangıçtaki yokluk durumuna dönüşü ima eden kıyamet gününe, “sıfırıncı gün”e yaklaşılıyordu. Bunun gerçek hayattaki yansıması ise muslukları açtığınızda hiçbir damlanın akmayacak olmasıydı.  

Gasp olaylarının önlenmesi için şehirdeki çeşmelerin yanlarına polis ve askerler konuşlandı. Bir yandan suç olayları artıyor, diğer yandan ülkenin ekonomisi git gide sarsılıyordu. Tarım ürünlerinin fiyatları yükselince bunlara erişim de zorlaştı. Tahminlere göre azalan hasatlar dolayısıyla meydana gelen zarar 400 milyon dolar civarındaydı. Binlerce insanın işinden olması da cabası.[1] Üstelik her gün işinize gitmek yerine saatlerce bir çeşmenin önünde size sıra gelmesini beklediğinizi ve bunun oluşturacağı iş gücü kaybını düşünün. Ülke için maliyetin milyar dolarları bulması kaçınılmaz görünüyor. Bu dönemde büyük şirketlerin merkezlerini başka yerlere taşımak için arayışa geçtiğini, su verilemediği için belediyenin su dağıtım gelirlerinin tükendiğini ve turistlerin şehre gelmemesi yüzünden turizm gelirlerinin de sıfırlandığını hatırlatmak gerekir.

Bu Krizin Sebepleri Nelerdi?

Halbuki işler buraya gelmeden aylar önce devlet, vatandaşları kavurucu bir kuraklığın gelme tehlikesine karşı uyarmıştı. Kıyametin kızıllığı ufukta görünmeden ve topraklar susuzluktan çatlamadan önce insanların çoğu, özellikle varlıklı kesimlerde yaşayanlar, maalesef bu uyarıyı ciddiye almadılar.

Elbette bu kuraklığın tek sebebi insanların suyu fazla kullanması değildi. Şehrin dağıtım hatlarında ciddi sızıntılar da vardı ve sanayi amaçlı su kullanırken önemli boyutta bir israf söz konusuydu. Bunun yanı sıra devlet kurumları ve belediye yönetiminin kendi içindeki iletişim sorunları ve bunların yönetimsel zaafları da önemli bir rol oynamıştı.

2011 ve 2018 yılları arasında Cape Town’un Belediye Başkanı olan ve şu anda Güney Afrika’nın Kamu Hizmetleri ve Altyapı Bakanı koltuğunda oturan Patricia De Lille, o zamanlar ana muhalefet partisi Democratic Alliance mensubuydu. Su kıtlığının baş göstermesinden önce riskleri hafife almak, krizi iyi yönetememek ve kaynakları verimsiz kullanmakla itham edilen De Lille, belediye başkanlığı görevinden olmasa da su kriziyle mücadeleyi yönetme görevinden partisi tarafından azledilmişti. Time dergisinin Cape Town’da ikamet eden Afrika Ofisi Şefi Aryn Baker, o günlerde De Lille’in: “Merak etmeyin, böyle güzel idare edilen bir şehri susuz bırakmayız,” sözlerinin kendisini rehavete ittiğini söylüyor. Bu rahat yaklaşımların ve gerçek durumu inkâr etmenin elbette boş bir özgüvenden kaynaklandığı kadar, ekonomik imkansızlıkların sonucu olduğunu da düşünebiliriz. Bu ekonomik kayıtlara daha sonra değineceğiz.

Başka Hangi Büyük Şehirlerde Su Krizi Yaşanıyor?

Güney Afrika’nın en büyük nüfusa sahip ikinci şehri ve aynı zamanda üç başkent içinden Yasama Başkenti olan Cape Town[2], dünyada suyunun tükendiğine şahit olmamıza ramak kalan büyük şehirlerden yalnızca biri. 12,5 milyon insanın yaşadığı ve Brezilya’nın en kalabalık şehri olan São Paulo 2015 yılında suyun bitmesine tahminen 20 gün varken bir rahmet eseri olarak gelen yağmurlarla güç bela toparlamayı başardı. Önümüzdeki günlerde ise böyle bir kuraklıkla nasıl savaşacağını bilemiyoruz.

Meksika’nın başkenti, 21 Milyon insana ev sahipliği yapan Meksiko’da yağan yağmurlar yer altında (akifer) bulunan ve ölçüsüz şekilde tüketilen suları doldurmaya yetmediği için bu mega şehir hem gittikçe çöküyor hem de susuzluk tehlikesiyle burun buruna geliyor. Şehrin büyük kısmında sular yalnızca günün bir yarısında akıyor ve neredeyse dört milyon insan için haftada yalnızca birkaç saat bile musluktan su alabilmek büyük nimet. Mevcut suyun %40’ı dağıtım hatlarındaki bakımsızlık ve insanların bilinçsiz faaliyetleri yüzünden israf oluyor. Gelecek yirmi yıl için büyük bir geliştirme yapılmazsa sadece insanlar için değil, doğadaki hayvanlar için de büyük bir felaket kapıyı çalabilir.

Yukarıdaki şehirlerle birlikte, Avusturalya’da Melbourne, Endonezya’da Jakarta, Hindistan’da Bangalore, Mısır’da Kahire ve maalesef Türkiye’de İstanbul’un da benzer bir kaderle yüzleşecekleri tahmin ediliyor. Yazının son kısmını Türkiye’nin diğer örneklerle mukayese edilmesine ve hem kamu birimlerinin hem de biz vatandaşların üstlenmesi gereken sorumlulukları anlatmaya ayıracağız. Buraya geçmeden önce Güney Afrika’da hükümetin ve insanların ne gibi tedbirler alarak krizi savuşturduğuna değinelim.

Peki Güney Afrika’da Krizle Mücadelede Neler Yapıldı?

Cape Town’da 2018’de yaşanan krizin atlatılmasında insanların tutumlu davranmasının etkisi çok büyük oldu. Bir yandan, çiftçiler kendilerine tahsis edilmiş olan tarımsal suyun önemli bir kısmını kullanmaktan feragat edip belediyenin bu suyu vatandaşlara dağıtmasına razı oldular. Diğer yandan ise insanlar ve şirketler seferber olup su tasarrufu için kampanyalar düzenlediler. Bunların içinde bir gömleği en uzun süre giyme meydan okumaları (challenge) gibi ilginç aktiviteler de vardı. Şehrin sakinleri sosyal medyada tasarruflu kullanım için ip uçlarını birbirleriyle paylaştılar. Neticede su kullanımının en fazla olduğu yaz döneminde bile geçen seneye oranla %50 su tasarrufu gerçekleşmişti.

Özel sektör, üniversiteler, sivil toplum ve bürokrasiden konuyla ilgili uzman kişilerden oluşan bir krizle mücadele heyeti teşkil edildi. Devlet birimleri deniz suyunu arıtma tesislerinin projelerine başladı. Aynı zamanda bilgi teknolojilerini kullanarak en fazla su tüketiminin gerçekleştiği mahaller tespit edildi, görselliği artırılmış haritalar ile toplum bilinçlendirildi. Devlet buradaki krizin finansal olarak yönetilebilmesi için bir kaynak ayırdı.

Böylelikle “Day Zero” önce birkaç hafta, sonra ay olarak geciktirildi ve en nihayet “Sıfırıncı Gün”ün şimdilik tamamen takvimlerden silindiği duyuruldu. Bugün geldiğimiz durumda Salı, Perşembe ve Cumartesi günleri olmak üzere damlama hattıyla bahçe sulanmasına izin veriliyor.

İstanbul’da Durum Ne?

Haberlerde sıkça karşılaşmaya başladığımız gibi, kayıtlı veya kayıtsız yaklaşık 20 milyon insanın yaşadığı İstanbul’un barajlarında doluluk oranları %20’nin altına inmiş durumda. Artık İstanbul için yağışların gelmemesi halinde 3 aylık su rezervinin kaldığı söyleniyor.

Benzer haberleri oldukça sık duymaya başladığımız son on yıldaki en kurak kış mevsimini ise 2020 yılının sonlarına doğru yaşadık ve 2021 senesinde de yaşamaya devam edeceğiz. Zira neredeyse kış mevsiminin ortasına gelmiş olmamıza rağmen bırakın kar yağışını, henüz doyurucu bir yağmur dahi yağmadı. Üstüne üstlük, bütün yağmurlar barajların dolmasını sağlamıyor, özellikle Ocak, Şubat ve Mart aylarındaki yağışlar barajlar için ab-ı hayat oluyor.

Kayıp kaçak oranının Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Kimya Mühendisleri Odası tarafından yapılan 8 Aralık 2020 tarihli basın açıklamasında %30 olduğu ifade edilmişti. Şehrin günde ortalama 3 milyon metreküp su tükettiğini ve bu oranın salgın yüzünden arttığını düşünürsek ne kadar riskli bir halde olduğumuz anlaşılabilir.

İSKİ Genel Müdürü Raif Mermutlu da 24 Aralık 2020’de Habertürk’e yaptığı açıklamada, tıpkı eski Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu gibi, eski İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş gibi ve tıpkı 2018 yılında Cape Town belediye başkanı De Lille’in kendi şehri adına söylediği gibi, “İstanbulluları susuz bırakmayız,” dese de henüz elle tutulur bir tedbir alınmış değil ve İstanbul 2021 yılında kaygı verici bir duruma doğru ilerliyor.

Böyle giderse sadece 7-8 ay sonra İstanbul için “Sıfırıncı Gün”ü konuşuyor olabiliriz! Zira eldeki projelerin en erken 2 yıl sonra faal olacağı anlaşılıyor.

İstanbul ve İstanbullular Ne Yapmalı?

Öncelikle konunun mali yönünü ele almak gerekir. Su işletmelerinin çok yüksek sabit giderleri var ve buna rağmen İstanbul’da suyun fiyatı çok ucuz. İSKİ’nin su fiyatlarına %25 zam istemesine rağmen belediye meclisinde çıkan zam oranı %7 civarında. Bu durumda yeni projelere girişmek veya devam eden projeleri hızlandırmak mümkün olmayacak ve gerçekleşmesi halinde milyarlarca doların buhar olacağı bir kuraklık senaryosunda elimiz kolumuz bağlı kalacak. Hele ki kuraklık anında zaten az olan su dağıtım gelirlerinin daha da düşeceğini ama sabit giderlerin değişmeyeceğini hatta artabileceğini düşünürseniz ne kadar karamsar bir tablo ortaya çıktığını anlayabilirsiniz. Mesela şu anda deniz suyunu arıtma projeleri sırf maliyeti yüzünden geri planda değerlendiriliyor. Ancak şunun birileri tarafından yetkililere söylenmesi gerekir: Böyle bir projenin maliyetini yüklenmeye değer bulduğumuzda zaten iş işten geçmiş olacak! Çünkü bir arıtma tesisinin yapılması ve aktif hale getirilebilmesi için yıllar gerekecek!

Koordinasyon konusu da çok önemlidir. İstanbul’da da tıpkı Cape Town’da olduğu gibi belediye başkanı hükümetle aynı partiden değil, muhalefet partisinden. Dolayısıyla eş güdüm sağlamak her zaman kolay olmayacak, ancak bunun doğuracağı sıkıntıyı bütün şehir halkı yaşayacak. Büyükşehir Belediyesi ve İSKİ ile hem farklı partilerden de olsa ilçe belediyelerinin, hem de Devlet Su İşleri, Su Enstitüsü, ilgili bakanlıklar ve Cumhurbaşkanlığının son derece entegre çalışması gerekiyor. Özellikle su temin projelerindeki ihale süreçlerinde işinin ehli olan firmalarla çalışmamak, bu kuraklık krizinde İstanbulluları çaresiz bırakmak anlamına gelecektir.

Bir de altyapıyı planlamamız gerekiyor. Bina tesisatları ile birlikte, drenaj hatlarının bakımlı ve sağlam olması, su dağıtım kanallarında kaçakların azaltılması gerekir. Böyle kaçaklarla temiz suyumuzun hali hazırda %30’unu kaybediyoruz. Üstelik, İSKİ Genel Müdürü Mermutlu, kullandığımız suyun da 5’te 4’ünü israf ettiğimizi söylüyor! Yağmur sularını toplayacak tankların kullanılması, İSKİ’nin pilot projesinde belli konutlara dağıtmaya başlayacağı gibi suyun akışını azaltan aparatların musluklara takılması suyu daha verimli kullanmamızı sağlayacaktır.

Şahsi kullanımlarımızda kılı kırk yararcasına tutumlu olmalıyız. Artık rahat davranmanın vaktinin geçtiğini görmek ve bu konuda paniklemeye ve korkmaya başlamak gerekiyor. Sifonu çektiğimizde litrelerce temiz su akıp gidiyor. Oysa elimizi yıkamak, banyo yapmak, abdest almak veya herhangi başka bir sebeple musluğu açtığımızda lavaboya küçük bir leğen koyup suyu burada tutabilir ve bu suyla da tuvaletleri temizlemek gibi diğer işleri çözebiliriz.

Araba yıkamak, halı yıkamak, hobi bahçesi yapmak gibi alışkanlıklarımızı elimizin tersiyle bir kenara itmenin vakti geldi. Kıyafetlerimizi daha uzun giyebiliriz, yakası terden biraz sararmışsa ne çıkar? Köpük bardak ve plastik çatal kullanalım mümkünse. Pamuk ve pirinç gibi çok su isteyen ürünlerin kullanılmasını azaltalım. Sadece 3 dakikada duş alma challenge’ları düzenleyelim.

Bu tedbirleri evimizde uygulamak nispeten daha kolay. Ancak çalıştığımız şirketlerde de yapabileceğimiz tasarruflar illa ki bulunacaktır. Kamu kurumunda ya da çalıştığımız özel şirkette suyu kullanmayı bilmeyen veya evindekinden daha rahat kullanan insanlar çıkacaktır. Bunları da lisan-ı münasiple uyarmanın bir yolu olmalı. Onlara su kullanma kılavuzları mı dağıtsak?

Çiftçilerimizi damlama sistemleriyle tanıştırmalıyız. Dizilerde senaristler su kıtlığının yaşandığı günleri de anlatmalı. Öyle ya, Osmanlı yahut Selçuklu zamanında su kıtlığının yaşandığı sırada Ulu Hakan’larımız nasıl bir kahramanlık sergiledi, necip milletimiz nice bir iradeyle bu sıkıntıdan azad oldular? Umulur ki susuzluğun etkisini gözleriyle gören insanlar tasarrufunu önemini daha net anlayacaktır.

Korkunç Bir Kriz Senaryosu

“En iyi durumu ümit et fakat en kötüsüne göre planını yap,” demişler. En kötü senaryoyu gözlerimizin önüne getirmeden, kolları sıvayıp derhal harekete geçmek mümkün olmayacaktır. O halde su krizi anında neler yaşayabileceğimize bir bakalım.

Evvela, evlerimizde ve iş yerlerimizde musluklardan suyun gelmemesi ile birlikte çok ciddi temizlik sorunları yaşayacağız. Alıştığımız günlük hayat düzeni yerle bir olacak. Banyoda, tuvalette, mutfakta nasıl manzaralarla karşılaşacağımızı hayal gücünüze bırakıyorum.

Bununla birlikte 20 milyonluk bir mega kentte yaşadığımızı unutmayın. Eğer şebekeden su verilemezse, dağıtım yerleri kurulmak istenecektir. Yani artık işinize değil, sabah erkenden dağıtım yerlerinden su almaya gideceksiniz ve saatlerce orada bekleyeceksiniz. Yaşlılar ve kimsesizler bunu dahi yapamayacak. Arabası olmayanlar çok uzak mesafeleri yürürken bidonların ağırlığı altında ezilecekler. Arabası olanlar belirlenen alanlarda park edecek yer bulamayacak. Verilecek suyun temizliği de şüpheli olacak. Tekrar ediyorum: yirmi milyon insan!

Su bulamayan insanlar diğerlerindeki suyu gasp etmeye çalışacaklar. Suç oranları artacak. Kadınlar ve güçsüzler kendilerini savunmaktan aciz kalacaklar. Kötü niyetliler bunu yalnızca suya ihtiyaçları olduğu için yapmayacak. Su karaborsada dolaşır hale gelecek. Sadece su da değil, plastik şişeler ve yağmur tankları da öyle.

Suçları önlemek için polis ve askerler görevlendirilecek. Toplumsal kaos artarsa olaya daha sert müdahale edecekler. Eğer düzen iyice bozulursa bunu tesis etmek için demokratik kurumlarımızı sarsacak şekilde silahlı kuvvetler tarafından bir müdahalede bulunulması riski bile doğabilir.

Azalan temizlik ile birlikte yeni hastalıklar ortaya çıkabilir. Bu hastalıklardan tedavi görmek için insanlar hastanelere gittiğinde, zaten kısıtlı miktarda su verilen eğitim kurumları, hastaneler, kışlalar gibi stratejik yerlerde de su stresi artmış olacak.

Gıda fiyatları tavan yapacak. Elbette bu artış sadece tarım ürünleri ve gıda fiyatlarıyla sınırlı kalmayacaktır. İşgücü kaybı yaşanacağı için bütün ürünlerin fiyatları da artacaktır.

Yabancılar şehre gelmez olduklarından dolayı turizm gelirleri düşecek ve ülke ekonomisi de ciddi hasar görecektir. Bununla birlikte yatırımlar da gelmeyi durduracak ve krizin mali etkisi katlanacaktır. Su gelirlerinin azalacağından ve de sabit giderlerin değişmeyeceğinden bahsetmiştik.

İnsanların yanında doğada yaşayan hayvanlar da büyük tehlike altına girecekler.

En son olarak, eğer sınır aşan nehir suları var ise, krizde olacak olan ülkemizin bu nehir sularından daha fazla kullanmak istemesi komşu ülkelerle aramızda gerilimlere neden olabilecektir.

Sonuç

En son Stanford Üniversitesi ve Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi’nden (NOAA) araştırmacıların yeni yüksek çözünürlüklü simülasyonları kullanarak yaptıkları ve 9 Kasım 2020’de yayınladıkları araştırma[3], insan kaynaklı iklim değişikliğinin Cape Town’daki gibi kuraklık krizlerinin yaşanma ihtimalini 5-6 kat artırdığını ortaya koydu. Bu da demek oluyor ki, yüksek sera gazı salınımı devam ettiği takdirde her üç yılda bir benzer şiddetteki krizlerle yüz yüze geleceğiz.

Neticede musluktan su akmıyorsa bunun suçlusu musluk değildir. Umursamazlığımızın ve bencilliğimizin sonuçlarını idrak etmeli ve artık bunların sorumluluğunu üstlenmeliyiz. Bir yandan ölçüsüz kullanımlarımız doğayı sömürürken ve bu da bir iklim değişikliği oluştururken diğer yandan krizlerin gelmeyeceğini ummak gibi bir saflığa düşmeyelim. Krizler gelecek. Bugün harekete geçmeliyiz.


[1] Danielle Torrent Tucker’ın Stanford News için 9 Kasım 2020 tarihinde yazdığı haber yazısından.

[2] Güney Afrika Cumhuriyeti’nin resmi olarak üç başkenti vardır. Pretoria Yürütme Başkenti; Cape Town Yasama Başkenti; ve Bloemfontein ise Yargı Başkentidir.

[3] “Increasing risk of another Cape Town “Day Zero” drought in the 21st century”, Salvatore Pascale, et.al, Proceedings of the National Academy of Sciences, Nov 2020, 117 (47) 29495-29503; DOI: 10.1073/pnas.2009144117

Tanışma

“Güç bozar, mutlak güç mutlaka bozar.” Sir John Acton

Uluslararası İlişkiler bölümüne yeni başlamıştım ve siyaset bilimine giriş kitabımızın ilk sayfalarında bu sözü görünce oldukça şaşırmıştım.

Zira hem siyasetin kendisine, hem siyasetle uğraşanlara hem de devletlere raci bir hakikati bu denli özlü ifade edebilmek için sadece mahir olmak yetmez, tecrübe gerekir.

Araştırdıkça gördüm ki ömrünün büyük kısmını seyahatlerde geçiren John Acton, Tocqueville, İbn-i Haldun gibi siyasi düşünürlerin hayatında yollar büyük rol oynuyordu.

Onlara bu mevzularda böyle derinlemesine iz bıraktıran şeylerin, yollarda biriktirdikleri izlenimler olduğuna kanaat ettim. Zaten benim uluslararası ilişkiler çalışmaya karar vermem de bir yolculuktan sonra olmuştu.

Hayatımda ilk defa uçağa bindiğimde Çin’in Şanghay kentine değişim öğrencisi olarak gidiyordum ve yolculuk tam on dört saat sürecekti. Bir sene boyunca geri dönmeden orada Çince öğrenecek ve ekonomik gücün Batı’dan Asya’ya doğru nasıl el değiştirdiğine bizzat şahit olacaktım.

Siyaset ilmi ve uluslararası çelişkiler konusunda merakım o zamanlarda başladı.

Şimdi aradan yıllar geçti ve bu süre içinde Çin’den Malezya’ya, Singapur’dan Tayland’a, Ürdün’den İsrail’e ordan ta Avrupa’ya kadar çok beldeye seyahat ettim; insanlar, âdetler, toplumlar gördüm, dillerini öğrenmeye gayret ettim.

Bu arada da izlenimlerimi not defterlerimde biriktirmeye başladım. Siyaset ilminin mayasında neler olduğunu öğrenme yoluna çıkmayı arzulayanlara bir seyahatname olsun diye gözlemlerimi paylaşacağım.  

Umarım bu sayede bu alandaki bilginin yolları genişler, yolcular artar.