TEYİT EDİLME SAPLANTISI

Doğruyu Söyleyen Kovulur, Teyit Edilen Kazanır

Photo by Pixabay on Pexels.com

2003 yılında seksen yaşına merdiven dayamışken vefat eden İngiliz psikolog Peter Cathcard Wason, avam kamarasında milletvekilliği yapmış bir dedenin torunuydu. Wason daha ergenlik dönemindeyken İkinci Dünya Savaşı başlayınca talimlerini almış ve irtibat subayı olarak orduya girmişti. Amcası da İngiliz Ordusunda korgeneraldi. Savaş sona erdiğinde ağır yaralar almış bir gazi olarak memleketine döndü. Akademik yaşamına kaldığı yerden Oxford’da İngiliz edebiyatı çalışarak devam edecekti.

Bundan önceki akademik yaşamı çok da iyi sayılmazdı. Notları genelde ortalamanın altındaydı. Dersleri anlamakta zorlanıyordu. Bazı derslerini çok sıkıcı buluyordu. Askerden döndükten sonraki ilk tercihi olan İngiliz edebiyatı da ona sıkıcı gelmeye başlamıştı. Neden hayatında sürekli memnun olmayacağı tercihler yaptığını sorguladığından olsa gerek, öğretim görevlisi olduğu dil alanını bırakıp psikoloji çalışmaya yöneldi. İlk çalışmaları dil bilimi ile psikolojinin kesiştiği noktaya oldu.

Günlük konuşma dili içinde kullandığımız olumlu veya olumsuz ifadelerin kavrayış üzerindeki etkisini araştırıyordu. Bunun yanında, bir ifadenin yer aldığı bağlamın da anlama hızını etkilediğini gözlemledi. Demek ki insanlar bazı durumlarda söylenenleri daha yavaş anlıyordu. Şimdi neden bazı derslerinin kötü olduğuna dair küçük de olsa bir fikir edinmişti. Peki ama neden sürekli zorlanacağı dersleri seçiyordu? Bir insanı durmadan aynı hatayı tekrar etmeye götüren sebep neydi?

Bu sorulara kafa yorarken akıl yürütmenin psikolojisiyle ilgilenmeye başladı. Bilgi edinme, araştırma yapma, yorumlama ve karar verme süreçlerinde yaptığımız yanlışları nelerin tetiklediğini bulmaya çalışacaktı. 1960 yılında, bir grup insana bazı kavramsal görevler verdiği bir deney yaptı. Katılımcılara 2-4-6 rakamlarını vererek bu rakamlar arasında bir kural olduğunu söyledi ve onlardan bu kuralın ne olduğunu bulmalarını istedi. Katılımcılar kuralı bulurken istedikleri soruyu sormakta serbestti. Aslında tek kural, bunların gitgide büyüyen sayılar olmasıydı. Ancak çoğu katılımcı bunun yerine çok daha kompleks kurallar olduğunu düşünmüşlerdi. Ve daha da ilginci, kuralın ne olduğunu anlamaya çalışırken sordukları sorular, doğru olduğunu düşündükleri kuralı teyit etmeye yönelikti. Bu ve bunu takip eden çalışmalardan yola çıkarak Wason insanların bir noktada hipotezlerini yanlışlamak için bile, onu teyit etmeye yönelik çabalar sergilediğini tespit etti. Bu bulgusuna “confirmation bias”, yahut “doğrulama saplantısı” diyecekti.

İnsanların düşünce süreçleri basit gibi görünüyordu ancak bu süreçler oldukça kökleşmişti. Derinlere inildiğinde tekrar edilen yanlışlar, olanaksız gibi görünse de aslında sürekli bir dizi teste tabi tutulmuş fikirlerden doğuyordu. Asıl problem, bu testlerin sorunlu olmasıydı. Yanlı sorular soruluyor ve isteyerek yanlış cevaplar tercih ediliyordu.

Zihin Garı ve İlim Treni

Photo by Tina Nord on Pexels.com

Şimdi zihnimizi bir tren garı gibi ve içindeki her bilgi kutusunu da birer vagon olarak düşünelim. Tıpkı vagonların tek başlarına hareket etmemeleri gibi, bilginin kendisi çoğu zaman bizi bir yere ulaştırmayacaktır. Kumarın kaybettireceğini biliriz ve uyuşturucunun bağımlılık yapacağını anlarız. Ne var ki, zararları hakkındaki bilgimiz bizi o zararlı işlerden alıkoymaya yetmeyebilir. Hatta genellikle bir konu hakkında bildiklerimiz, mantıklı bir çıkarım yapmaya yetecek kadar çok da değildir. Dolayısıyla daha çok bilgilenmek ve aynı konulardaki bu bilgileri bağlamak, yani bir tren teşkil etmek gerekir.

Birbirine bağlanarak peş peşe dizilen bilgi vagonlarının bu görüntüsüne fikir denir. Ne yazık ki birçok kişi, bilgilerden fikirlerin oluşması için böyle bir “bağlama” yahut “bağlantı işlemi” gerektiğinin hayati önemini gözden kaçırır. Bu yüzden, sadece vagonları artırır, onları peş peşe dizeriz fakat ilim trenine binemeyiz. Oysa bütün vagonlar birbirine bağlanmalıdır, bütün bilgiler de öyle. İşte bu “bağlantı” için ihtiyacımız olan şey, sağlam mantık kancalarıdır. Şayet bilgi vagonlarını sağlam mantık kancalarıyla birbirine bağlayamıyorsak bu tutarsızlık anlamına gelir. Çünkü öndeki vagon ile sondaki vagon birbirinden farklı hareket eder ve dizgi dağılır.

Mantık kancasının iğneli ucunu ise doğru sorulan sorular oluşturur. Bir öndeki vagonun peşine takılabilmesi için, arkadaki vagondan sağlam bir soru kancası atılmalıdır. Peki, sadece bilgi vagonlarının birbirine bağlanarak fikirleri oluşturması yeterli midir? Elbette hayır. Zira henüz bu fikirlerin önüne gelerek onları harekete geçirecek bir motivasyon lokomotifi yoktur. Bilgileri birbirine bağlayarak fikir sahibi olsak bile bu fikirlerden ilim trenini teşkil edebilmek için motivasyona da ihtiyaç duyarız. Fikirleri kıpırdatmak için gerekli enerjiyi lokomotif üretecektir.

İlim treninin gideceği nihai durak Hakikat İstasyonu’dur. İşte hem bilgi vagonlarını birbirine bağlamak hem raylardaki makasları düzenleyerek trenin manevralarını yönlendirmek, hem de İlim trenini Hakikat İstasyonu istikametinde rayına oturtmak işlerini, beynimizdeki Fikir Teşkil Görevlileri yapar. Fikir teşkil görevlileri, Mantık Amirliği’ne bağlı çalışır. Fikir teşkil görevlileri tembellik ederse garda düzen bozulur, mantık prensiplerinin dışında, raylarda bir sürü boşta gezen vagon görünür. İşte ilk bakışta önemsiz gibi görünen bu iş, savsaklandığında doğacak sonuçlar açısından fevkalade mühimdir.

Bazı insanlar vardır ki, bilgi yönünden sorunu olmadığı aşikârdır. Ne var ki, bilgi vagonlarını birbirine mantık kancalarıyla bağlayamadığı için dikkatli bakıldığında fikirlerindeki tutarsızlık hemen sezilir. İşte adına İngilizce’de fallacy veya bias, dilimizde ise kısaca yanılgı veya saplantı denen şey bu tutarsızlıklardır.

Mantıksal yanılgıların ya da tutarsızlıkların en sık çıkış noktalarından birisi, doğruluğuna içgüdüsel olarak inandığımız peşin hükümlerdir. Bazı şeylerin doğruluğuna en baştan inanırız ve yapacağımız araştırmaları hep bizim inandığımız sonucu teyit edecek örnekler üzerinden sürdürürüz. Önümüze gelen bilgileri yorumlarken birkaç farklı açıdan değil sadece bizim haklı olacağımız açıdan yorumlarız. Nasreddin Hoca’nın hikayesinde olduğu gibi, anahtarı aradığımız yer, onu kaybettiğimiz yer değil; ışığın aydınlattığı yerdir. Bu bize anahtarı buldurmasa da arama görevini yapmanın iç huzurunu veren rahatlatıcı bir eylemdir. Peter Wason’un doğrulama saplantısı adını verdiği bu tutum, insanların ilkel zamanlarda, bir tehlike anında hızlı karar almasını, dolayısıyla tehlikeye daha hızlı tepki vermesini sağlayan içgüdüsel tepkilerden biridir.

Buradan yola çıkarak bilgili insanların bile aslında her zaman mantıklı kararlar almadıklarını, tutarlı yorumlar yapmadıklarını iddia etmek zor değildir. Hatta insanlar hayatta kalmak için bile mantığa ihtiyaç duymazlar. İhtiyaç duydukları asıl nitelik, mantıktan ziyade makuliyettir. Makul kararların mantıklı kararlara göre avantajı bizim için öznel değerler barındırmaları, hızlı olmaları ve o anki ihtiyacımıza cevap verebilmeleridir. Bize kendimizi iyi hissettiren inançlarımızı aslında mantıklı olup olmadığına bakmaksızın sadece makul olduklarını düşündüğümüz için benimseriz. Çevremizdeki evreni anlamlandırmaya çalışmak, onun gerçek anlamını bulmaya çalışmaktan daha pratiktir. Tıpkı yüzlerce tartışmada yaptığımız gibi, doğadaki serüvenimizde de hakkı ortaya çıkarmak yerine haklı çıkmaya gayret ederiz.

Tren örneğine dönecek olursak bu, sırf peş peşe dizildikleri için, aralarında bağ kancası bulunmasa bile en öndeki vagon harekete geçtiğinde arkasındakilerin de onu takip edeceklerine inanmamızdır. Bize bu vagonların bağlı olduğunu düşündürecek her emareye bir değer atfederiz. Bununla birlikte bunların bağlı olmadıklarını gösteren işaretleri görmezden geliriz.

İşte geçmişte hayatta kalmamız için kilit önemde olan bu kayıtsızlık, şimdilerde olimpiyatlar, barajlar, nükleer santraller yahut kanallar gibi birçok mega projenin milyarlarca dolar zarar etmesine yol açarken; aynı zamanda tarihin en büyük felaketlerini yaşamaya bizi iten sebeplerden biridir. Çin’de Büyük Atılım gibi projelerinin milyonlarca insanın hayatına mal olması da, Sarıkamış’ta binlerce Osmanlı askerini donarak şehit olmaya götüren de, teyit edilmeye duyduğumuz çılgın ihtiyaç, saplantılı bir şekilde verdiğimiz kararların doğru olduğunu düşünme güdüsüdür. İnsan türünün akıllı bir yaratık olması, onun akıldışı kararlar almadığını çağrıştırır. Oysa diğer türlerin akıl dışı karar alma oranı sıfırken, bizim sicilimiz oldukça kabarık.

ULUSLARARASI ÖRGÜTLERİN KARA BİLGİ AKLAMA FONKSİYONU

1. Yanlış Bilgi BAĞDAT’TAN DÖNER Mİ?

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, dünyanın en büyük iki gücü ABD ve Sovyetler Birliği’nin başını çektiği kapitalist blok ve sosyalist blok arasındaki gerilim had safhaya çıkmıştı. Bu iki gücün uydu ülkelerinde küçük çaplı sınır muharebelerinin, silahlı ayaklanmaların ve darbelerin sık sık görülmesi âdettendi.

Fakat sahadaki askeri mücadelenin yanında bir de savundukları ideolojilerinin arasında süren savaş vardı. Kendilerine taraftar toplamak zorundaydılar. Bunu yapmanın bir yolu, bazen karşı tarafı zayıf gösteren, yeri geldiğinde onu bir zorba gibi resmeden, bazen de kirli işlere karışmış izlenimi veren haberler yaymaktı. Bir diğer yandan, kendilerini de gerçekte olduğundan daha güçlü ve tehlikeli göstermek zorundaydılar.

Özellikle komünist blokta yer alan Rusya ve Çin’in tarihlerinde, yanlış verilere dayanarak ve güçlü görünmek için takip edilen devlet politikalarının bazen hiç de iyi sonuçlar doğurmadığı tecrübe edilmişti. Çin, Sovyetlerin gelişim modelini kopyalayarak dünyanın en güçlü çelik üreticilerinden biri haline gelmeyi ve İngiltere’yle rekabet etmeyi arzuluyordu. Devlet, belli veriler toplamış ve bir plan yapmıştı. Toplanan bu bilgilere göre de her bölge ve köy için üretim hedefleri belirlenmişti.

1958 yılında İkinci Beş Yıllık Plan, yahut diğer adıyla, Büyük Atılım projesini devreye soktular. Zira durum değerlendirmelerinde yöneticilere verilen raporlar, çelik üretim hedeflerinin gerçekleşebilmesinin önünde herhangi bir engel görmüyordu. Hedefleri tutturmak için çiftçilerin bile çelik üretmesi istendi. Evlerin arka bahçelerinde çelik eritme fırınları kuruldu ve köylüler komünler halinde örgütlendi. Artık her köy, küçük bir fabrika gibi işleyecekti. Yemekler tek bir yemekhaneden gelecek, insanlar aynı saatlerde çalışıp dinlenecek, dolayısıyla çalışma verimi artırılacaktı. Kadınlar dahi ev işleriyle uğraşmak yerine üretime katılacaktı.

İlk başlarda köylüler bu yeni düzene adapte olmakta zorlansalar da, bir süre sonra alıştılar. Ancak işte asıl problem, bundan sonra başlayacaktı. Zirai üretim düşünce kıtlık baş gösterdi. Çiftlik hayvanlarını işe sürmek yerine gıda takviyesi için kullandılar. Çelik üretim hedeflerini tutturmak için tarlada kullandıkları sabanları, tırpanları, hatta evlerindeki tencereleri bile fırınlara atmak zorunda kaldılar.

Oysa üretim verileri, yukarıya sunulan raporlar, hedeflerin hala gerçekleşebileceği beklentisini yayıyordu. Köylerin başındaki idareciler, kendi amirlerinden geçer not alabilmek için verilerle oynuyordu. Bununla birlikte sırf halkın arasında kıtlık olmadığını göstermek için devlete verdikleri yahut ihracata gönderdikleri hasat paylarını da artırdılar. Bu şartlar, köylülerin durumunu iyice zorlaştırdı. Çıkan salgın hastalıklar ve kıtlık neticesinde on milyonlarca insan yaşamını yitirdi. En nihayetinde artık gizlenecek bir hali kalmayınca Büyük Atılım projesi 1960 yılında, yani yürürlüğe konduktan iki sene sonra terk edilecekti.

2. İstatistik, zar atmaz

1980’lerin sonuna doğru özellikle Doğu Avrupa ülkeleri, komünist ve merkezi planlamaya dayanan yönetim sisteminden yavaş yavaş sıyrılmaya ve pazar ekonomisinin prensipleriyle işlemeye başlıyordu. Bununla birlikte, kapitalist blok ülkeleriyle aralarındaki münasebetler de gelişmekteydi. Ortak hedeflere ulaşabilmek için de doğru veriyi kullanabilmeliydiler. Zira Büyük Atılım projesi, ülkelerin sahip oldukları potansiyelin ve hedeflerinin eşleşmemesi durumunda yaşanabilecek krizler konusunda yeteri kadar ibretlik hikâye sunmuştu.

İstatistikler ve veriler çok önemliydi çünkü vatandaşlar bunları haberlerde görecek, kendi harcamalarını yahut yatırımlarını buna göre ayarlayacaktı. Akademisyenler bu bilgileri makalelerinde kullanacaklar ve buna göre tezler geliştireceklerdi. Asgari ücretler hesaplanıyor, yakıt ücretleri belirleniyor, yoksulluğu ve işsizliği azaltma stratejileri bu verilere göre kuruluyordu. Nüfus ve işgücü planlamasından, zamların belirlenmesine; banka faizlerinden tutun emlak ve emtia fiyatlarına; bölgesel kalkınma hedeflerinden, şehir planlamasına, eğitim ve taşıma altyapısının hazırlanmasına; devlet yardımlarından, seçim mahallerinin düzenlenmesine ve sağlık hizmetlerinden göç kanunlarına kadar her şeyde birtakım veriler kullanılıyordu.

Bu yüzden, Avrupa ülkeleri kendi ihtiyaçlarını analiz edebilmek için bilimsel, kullanışlı ve tutarlı bir veri oluşturma sistemi geliştirmek zorundaydı. Dolayısıyla 1991 yılında bir Avrupa İstatistikçiler Konferansı tertiplendi ve burada Resmi İstatistiklerin Temel Prensipleri isimli protokol kabul edildi.

Resmi istatistiklerde bu Temel Prensiplere uyulması o denli önemliydi ki, 1991 yılında ilk kez Avrupa İstatistikçiler Konferansında kabul edilen bu prensipler, 1992’de Avrupa Ekonomik Komisyonunda bakanlar tarafından, sonra da 2 yıl içinde Birleşmiş Milletler İstatistik Komisyonu tarafından kabul edildi. Aradan 20 yıl geçtiğinde bütün devletlerin bu prensiplere bağlı kalarak veri derlemesi yapması bariz şekilde önem kazandığı için, 2014 yılı Ocak ayında bu Temel Prensipler, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda benimsenecekti.

Birleşmiş Milletler, her ülkeyle bu prensipleri devamlı olarak paylaştı. Ülkeler vatandaşlarının verilerini temel prensiplere uyarak tasnif ve tahlil edebilir, buna göre siyasi istikametlerini belirleyebilirlerdi.

3. BİR BAĞIMLILIK OLARAK KARA BİLGİ AKLAMA ya da “InformatIon LaunderIng”

Ancak her ülke, uymayı taahhüt ettikleri prensiplere uymakta o kadar hevesli değildi. Neticede, hükümetlerin çıkarları ile vatandaşların çıkarları bazen çatışabiliyordu. Hükümetler, iktidarda kalma sürelerini uzatmak için ülkenin genel durumunu iyi gösterme eğilimindeydiler. Biz vatandaşlar da, gösterişli istatistik tablolarının pastalarında ve çubuklarında gizlenen birtakım varsayımları veya yanlışları çok rahatlıkla gözden kaçırabiliyorduk. Aslında belki de hükümetlerin istedikleri tam olarak buydu. Rıza göstermek için inanmamız; inanmak içinse aldanmamız gerekirdi.

Neyse ki son zamanlarda kendi hükümetlerimizin yayınladığı verilere temkinli yaklaşmaya başlıyorduk. Çünkü istatistik ofislerinde, ham datayı işleme kriterlerinin istenen sonucu verecek şekilde belirlenebileceğinin; gelen veriler üzerinde oynama yapılarak kayıt tutulabileceğinin farkındaydık. Verilerle oynamaya İngilizcede “data doctoring” deniyordu, yani verilere kimi zaman estetik, kimi zaman ise cerrahi bir müdahale söz konusu olabiliyordu. Ama yine de geriye aldanmamız için bir sebep daha kalacaktı: yayınlanan bilgilerin “güvenilir kaynaktan,” yani bir uluslararası örgütten geliyor olması

Normal şartlarda sorgulayacağımız ülke istatistikleri, uluslararası örgütler tarafından yayınlandığında, bu bilgilere inanma isteğimiz artıyordu. Zira çoğu insan, bu kadar profesyonelin olduğu ve insanlık namına çalışan uluslararası örgütlerin yayınladığı istatistiklerin gerçekleri yansıtma ihtimalinin, kendi ülkelerinde yayınlanan istatistiklere göre daha fazla olduğunu düşünüyordu.

Fakat Birleşmiş Milletler (UN), İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı (OECD), Dünya Bankası (World Bank), Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Dünya Sağlık Örgütü (WHO) gibi çoğu uluslararası örgüt, yayınladığı raporların önemli kısmında doğrudan ilgili ülkelerin bildirdiği verileri temel alıyorlardı. Bu uluslararası örgütlerin bünyelerindeki istatistik ofisleri ve ekipleri genellikle üye ülkelerin milli istatistik ofislerinden gelen verileri derlemek, gruplamak ve aynı formata sokmak gibi işlerle meşgul oluyorlardı. Yani çoğu zaman kendilerinin sahaya inerek topladıkları bir veri bulunmuyordu. Diğer bir deyişle, ülkelerin kara bilgileri, uluslararası örgütlerin yıkama havuzlarında aklanarak tekrar dolaşıma sokuluyordu.

Dünya Bankasının yayınladığı verilere göre Birleşik Krallıkta nüfusun %18.6’sı milli yoksulluk sınırının altında yaşarken, Almanya’da bu oran %14.8, Türkiye’de %14.4, Sri Lanka’da %4.1 ve Çin’de ise %0.6 seviyesinde bulunuyordu. Bu durumda yoksulluk sınırının altındaki nüfusun toplam nüfusa oranı olarak yukarda saydıklarımız içinde en iyi Çin, sonra Sri Lanka, ardından Türkiye ve daha sonra da Almanya ve İngiltere’nin geldiği görülüyordu.

Mesela Dünya Sağlık Örgütü’nün günlük Covid-19 durum raporuna göre 35 milyon insanın yaşadığı Özbekistan’da vaka sayısı 879 iken, 20 milyon insanın yaşadığı Kazakistan’da 0 vaka bulunmaktaydı. Ama hepsinden daha vahimi, 2020 yılının Ocak ayında Dünya Sağlık Örgütü’nün twitter hesabından yapılan açıklamada, koronavirüsün insandan insana bulaştığına dair bir kanıt olmadığının söylenmesiydi.

4. Renkliler ve Beyazlar

Son günlerde Türkiye’deki hayat pahalılığını olduğundan kat be kat düşük gösteren milli istatistik ofisi TUİK’in kulakları epeyce çınlamıştır diye tahmin ediyorum. Sırf onların bu verileri yüzünden, maaş zamları düşük gerçekleşiyor, kredi faizleri etkileniyor, asgari ücret dipte tutuluyor, şahısların ve şirketlerin borç-alacak dengesi şaşıyor. Aynı zamanda uluslararası örgütlerle de işte bu hastalıklı verileri paylaşıyoruz. Dolayısıyla ülkeye verilen krediler ve ülkenin kredi değerlendirmeleri, yabancı yatırımcıların karar süreçleri ve genel olarak dışarıdaki imajımız tepetaklak oluyor.

Teknik gelişmelerle birlikte insanların inisiyatif alması sonucu bilginin, verinin ve istatistiklerin tek sağlayıcısı sadece devletler olmaktan çıktı. Daha önceden devlet tekelinde olan verilerin yanında, bazı sivil toplum kuruluşları yahut kâr amacı güden şirketler, kendi verilerini toplamaya başladı bile. Buna birkaç örnek vermek gerekirse, dünyada Premise, Price Stats ve Business Data, Bureau Von Dijk gibi kaynaklar, ülkemizde de ENAGrup belirtilebilir. Ayrıca makro/mikro ekonomik verileri için CEIC Global Database, Haver Analytics gibi kaynaklar da kullanılabiliyor.

Devlet, toplum içinde yaşayabilmemiz için güvenip yetki verdiğimiz soyut bir kavramın adı. Her birimiz, devlet diye bir varlığa inandığımız için bizden güçlülere karşı hakkımızı arayabiliyor, sınırları aşma fiillerini suç olarak tasnif edebiliyoruz. Böylelikle suç işleyenlerin ceza alacaklarını, dolayısıyla insanların suç işlemekten kaçınacağını bekliyoruz. Bizi bu beklentiye iten asıl etken ise, karşısında bazı haklardan feragat ettiğimiz “devlet”in, gerekeni yapacağına dair duyduğumuz güven.

Oysa güven üstüne var ettiğimiz devletin bizzat kendisi, güven kırıcı şekilde verilerin sıhhatiyle oynayabiliyor. Üstüne üstlük, devletlerin bir araya gelerek kurdukları uluslararası örgütler de istemsizce sağlıksız bilgileri yayan megafonlara dönüşebiliyorlar. Bir dahaki sefere Birleşmiş Milletler, OECD yahut Dünya Bankası istatistiklerini okurken, renkli bilgilerin beyazlarla aynı yerde yıkandığını unutmayalım.

ARZ TALEP DENGESİ EĞİTİMİ BAĞLAR MI?

Piyasaların en basit çalışma prensibi arzın ve talebin birbirini dengelemesidir. Peki, bir ürüne ne kadar talebin olduğu veya o ürünün piyasada ne kadar bulunduğunun bilgisi nerededir?

İşte bu bilgi hiçbir araştırma, makale, devlet istatistiği veya müneccim falında değil, o ürünün fiyatının içinde gizlidir. Eğer bir ürünün fiyatı düşükse ya o ürüne talep az olmalı yahut da o ürün piyasada bol miktarda bulunmalıdır.

Aynı şey hizmetler için de geçerlidir. Bir hizmeti sağlayan çok fazla insan varsa o hizmet için yüksek paralar ödemek istemeyiz. Benzer mantıkla, eğer bir ürün veya hizmet çok pahalıysa demek ki o şey piyasada çok az bulunmaktadır veya herkes o şeye ulaşmak istediği için fiyatı yüksektir/yükselmektedir.

Bu durum karşısında birçok insan iyi kar getireceğini düşündüğü bu pahalı ürünü üretmek ve satmak ister. Dolayısıyla daha çok üretilen ürün piyasada bollaşır, bollaştıkça da rekabet artar ve yeteri kadar müşteri o ürünü alınca (piyasa doygunluğa ulaştığında) onun fiyatı düşer.

İşte arz ve talebin denge prensibi böyle çalışır. Gerçi bu kurallar çoğu zaman doğru olsa da her zaman geçerli değildir. Bunun bir sebebi, piyasaya sunulan hizmetin veya ürünün çok fazla ve karmaşık bilgi istediği durumlardır. Bu durumda genellikle o ürünü ya da hizmeti üreten kişiler o ürünün patentini almıştır, ya da bir çeşit özel izin olan lisans edinerek o metayı piyasaya sürmüştür.

Mesela ilaçları düşünün. Bir ilaç firması, önce hastalığın sebeplerini bulmak, bu sebepleri nasıl ortadan kaldıracağının yolunu keşfetmek, daha sonra bu yolda kullanacağı malzemeleri belirleyip onları tedarik etmek, uygun bir formül geliştirmek, bu formülü test etmek ve devletten onay almak gibi uzun bir süreç izler.

Bunun için kalabalık bir uzman ekibi istihdam etmelidir ve onların çalışabilmesi için büyük yatırımlar yaparak donanımlı bir laboratuvar kurması gerekir. Bu kadar emek harcayarak bulduğu ilacın formülü ise çok değerlidir ve bu yüzden gizlidir.

Firma, bu harcamalarının karşılığını almak için fiyatı yüksek tutacaktır ve ilaçtan iyi kâr edecektir. Ancak bu ilacın iyi kazandırdığını gören diğer müteşebbisler derhal kendileri de kâr etmek için bu ilacı piyasaya sürebilir mi ve bunun sonucunda fiyatlar düşer mi? Maalesef hayır, yani denge prensibi burada çok fazla işlemez. Çünkü formül patentlidir. Eğer başka biri kullanmak isterse patent sahibine yüklü miktarda para ödemek zorundadır. O kadar para ödedikten sonra kendisi de ilacı piyasaya sürmesine rağmen, fiyatları uygun olamayacaktır.

Denge prensibinin tekerine çomak sokan bir diğer şey lisanslardır. Cep telefonlarımızın çalışması için bazı GSM operatörlerinden hizmet almak zorundayız. Bu operatörler hizmet verebilmek için öncelikle devletten lisans alırlar. Ayrıca, devlet, kullandırmak istediği bant genişliklerini belirler ve operatörler sadece onları kullanabilirler. Eğer bir hizmeti hangi firmaların sunabileceğine devlet karar veriyor, kotalar koyuyor, sınırlar çiziyorsa, o hizmetin piyasada az olmasından ötürü fiyatları aşağı çekecek bir rekabet ortamı oluşmayacaktır.

Her gün, askıdaki kıyafetlerin yakasında veya reklam panolarında karşımıza çıkan fiyatların aslında ne kadar çok bilgi taşıdığını görmüş olduk. Şimdi bunun eğitimdeki tezahürüne bakalım.

Etrafımızda üniversite okuduğu halde iş bulamayan, okuduğu bölümle ilgili bir işte çalışmayan, çalışsa dahi hak ettiği karşılığı alamadığını düşünen birileri illa ki olmuştur. Bunun sebebi acaba piyasadaki arz ve talep dengesizliği olabilir mi?

Eğer uluslararası ilişkiler bölümünü okuyan birisi bankada çalışacaksa, bankacılığı öğrenmesi daha mantıklı olurdu. Tabi ki, bankacılık yapan uluslararası ilişkiler bölümü mezunu olduğu gibi, aynı anda iş bulamamış bankacılık bölümü mezunları da vardır.

Gene aynı şekilde hak ettiği karşılığı aldığını düşünmek, bir ülkedeki hayat standartları veya genel ekonomik durumla da ilgilidir. Hatta bunu etkileyen sınıfsal veya kayırmacılık gibi nedenler de olabilir.

Dolayısıyla eğitim piyasasında mekanizmanın tamamen arz ve talep dengesiyle yürüdüğünü iddia etmiyorum. Patent ve lisansta olduğu gibi eğitimde de arz ve talep dengesinin çarklarında arıza çıkaran etkenleri yazmak burada yoğunlaşmak istediğim konunun dışında kaldığı için, şimdilik işin sadece bu temel prensibe bakan yönünü değerlendireceğim.

Uluslararası ilişkiler bölümü her yıl binlerce mezun veriyor. Bu kadar kişi, alanıyla ilgili iş, diyelim ki akademik veya diplomatik görevler bulamayacaktır. Çünkü bu alandaki işlerde istihdam etmek için az kişi lazımdır, diğer bir deyişle, mezun olan öğrencilerin sayısından daha az kişi yeterlidir. Dolayısıyla talep az, ama arz fazladır.

Yani uluslararası ilişkiler bölümü mezunu olmanın değeri düşüktür. Bunun değer kazanması için ya daha fazla kişinin istihdam edilmesine ihtiyaç duyulmalı veya bu alandaki öğrenci sayısı düşürülmelidir ki bu bölüm mezunları hem kendi alanlarında iş bulabilsin hem de hak ettiği karşılığı aldıklarını düşünsünler.

Burada aklınıza şu gelebilir: uluslararası ilişkiler gibi bir bölümden mezun olan öğrencilerin kendini daha fazla geliştirmeye hevesli olması için, rekabeti oluşturacak kadar fazla kişinin bu bölümde okuması gerekiyor; dolayısıyla çoğu mezun işsiz kalmasına veya hak ettiğini kazanamamasına rağmen, rekabet ederek kendini çok iyi geliştirmiş mezunlar çıkıyor ve bunlar istihdam edildikçe, diplomatik veya akademik görevlerdeki kalite artıyor.

Halbuki, neticede kalabalık bir mezun grubunun olduğu bölümün bütün öğrencileri için hayat standartları düşürülmüş olmuyor mu? Çünkü aynı seviyede kendini geliştiren ne kadar öğrenci olursa olsun, seçilecek kişi sayısı artmayacağı için 100 kişinin gerektiği yerde çok donanımlı 200 kişi içinden sadece yarısı iş bulurken, diğer yarısı iş bulamayacak, neticede hiçbiri hak ettiğine inandığı kadar kazanamayacaklar, zira piyasanın arz ve talep dengesi aleyhlerine işleyecek.

Ortaokulu bitirdikten sonra bir berberin yanında çırak olarak çalışmaya başlayan birisi, uluslararası ilişkiler bölümünden mezun olmuş birisinden muhtemelen daha fazla kazanıyor olacaktır. Peki burada bir adaletsizlik var mı?

Bence yok. Çünkü berberde işe başlayan kişi, para kazanmak için kullanacağı bilgi ve becerileri çok daha erken uygulamaya başlar ve daha fazla çalıştığı için daha fazla kazanır. Bu sürede okula gitmeye devam eden öğrenci ise henüz para kazanmak için kullanacağı bilgileri öğrenmektedir. Öğrendiği bilgilerle para kazanmak için işe başlamak istediğinde eğer bu bilgiler değerliyse para kazanabilir. Uluslararası ilişkiler için bu bilgilerin çok da değerli olmadığını tekrar etmeye gerek yok.

Yalnız burada daha da ilginç olan bir şey var. Ortaokulu bitirip berbere çırak olarak girmek ile okula devam edip uluslararası ilişkiler bölümünde okumak arasında tercih yapacak olan öğrenci, muhtemelen mezun olduğunda iş bulamayacağını, alanı dışında çalışacağını veya daha az kazanacağını bile bile bu bölümden yana tercihini yapmayı sürdürüyor. Peki ama neden?

Toplum dayatması veya “az para kazanırım ama dünya hakkında daha kültürlü olurum” inancı bunda rol oynuyor olabilir mi?

Yukarıdaki örnekteki gibi kimin daha çok kazanacağını bile bile toplum öğrenciye daha değersiz olanı seçme konusunda baskı yapıyorsa, bu doğrudan arz ve talep dengesi prensibine aykırıdır.

Hatırlayın, fiyat bilgidir, neyin bol miktarda neyin talepte olduğunun işaretidir. Bu yüzden erken yaşta mesleğe doğru yönlendirmenin olması gerekirdi. Velev ki öğrenciler bölümü çok sevdikleri için tercih etmiş olsunlar, yine de tersi yönde bir yönlendirme olması gerektiği hakikatini değiştirmezdi, çünkü kazanç orada. Yoksa her şey para değil mi? Arz ve talep prensibini bozan bir etken daha mı bulduk: manevi kültürü?

Bunun yanında, şayet üniversite okuyan kişi ile genç yaşta meslek edinen kişiler arasında dünya görüşü, düşünce olgunluğu bakımından fark olduğunu iddia edersek, dediğimizde bir miktar haklılık payı olabilir. Ancak, toplum genel olarak daha iyiye erişmelidir.

Dolayısıyla gerek okula gitsin gerek arz ve talep prensibine uygun olarak talep gören bir zanaati veya sanatı öğrensin, iki kişinin de aynı düşünce olgunluğuna, aynı dünya kültürüne sahip olduğu bir toplumda herkes daha çok fayda edineceği için devletin o yönde bir sistemi kurmaya çabalaması gerekirdi. Peki uluslararası ilişkiler mezunu kişi, berber arkadaşından daha fazla mı kazanmalıydı?

Bunu söylemiyorum, sadece hak ettiğini kazandığını düşünmeliydi. Elbette, uluslararası ilişkiler mezunu birisi, erken yaşta berber, ressam veya müzisyen olmuş arkadaşından daha fazla kazansa bile, yine de hak ettiğini kazanmadığını düşünebilir. Bunun tersi de geçerlidir, yani öbürü de üniversite mezunu arkadaşından çok kazansa bile yine de hak ettiğinden az kazandığı kanaatinde olabilir.

Dolayısıyla sadece kazanç üzerinden değerlendirme yapmanın eksik kalacağının farkındayım. Bununla beraber, sanıyorum ki arz talep dengesi gözetilerek tercih ve yönlendirme daha küçük yaşta yapılırsa kazanç dengesizliğinden doğan şikayetler bir nebze azalacaktır. Ama insan zaten hiç kimsenin hak ettiğini alamadığını veya herkesin hak ettiği kadar kazandığını düşündüğü bir dünyada bu kadar huysuzlanmazdı. Oysa, bazıları hak ettiklerini alırken bazıları hak ettiklerini alamıyor diye düşünmeye başladığında sinirleri bozuluyor.

Oyunun kuralları ve prensipler sadece bazılarının aleyhine işediğinde ise hile yapma ve kendini, hakkı olarak gördüğü yere gayrı meşru yollardan taşıma yönünde bir tercih yapıyor ki bu da toplumda zaten mevcut olan verimsizliği daha da derinleştirip çözülemeyecek bir yumak haline getiriyor.

İşte bu noktada yapısal bir sorunla karşı karşıya kalıyoruz. Peki, piyasanın görünmez elinin işlemediği yerde, düzen koyucunun güçlü yumruğu işleri yoluna sokabilir mi?