ÜNİVERSİTE TERCİHLERİ: Büyük Oyunu Gör

Photo by Flo Maderebner on Pexels.com

2022 yılının Haziran ayında yapılan yükseköğretime geçiş sınavlarına üç milyondan fazla öğrenci katıldı. Yani şu an çoğu vatandaşımızın ya akrabaları yahut yakın çevresinden bir tanıdıkları tercih yapmaya hazırlanıyor. Bu “tercih süreci”nde öğrenciler en az üç büyük tercih birden yapacaklarının farkında olmalı: üniversite tercihi, bölüm tercihi ve şehir tercihi. Peşine, bunlarla birlikte gelen birçok küçük tercih… Elbette bu adayların bir kısmı tecrübeli kişilerin yönlendirmesiyle ya da varsa kendilerini heyecanlandıran hedefleri doğrultusunda seçim yapacaklar. Öğrencilerin özel maddi ve manevi şartlarını bilerek yönlendirme yapmak zaten en doğrusu, ancak bazı öğrencilerin danışman hocalara veya tecrübeli aile bireylerine ulaşması mümkün değil.

Ayrıca, bir yönlendirici eşliğinde yahut hedef doğrultusunda inceleme yapıyor olsalar bile başka fikirlere de danışmak isteyenler olabilir. Zira hem dünyada hem de ülkemizde şu an rağbet edilen meslekler, on yıl öncesinden çok farklı. Aynı şekilde gelecekte hangi bölümlerin önem kazanacağını kestirmek kolay değil. Fakat bu değişim potansiyelini denklemin bir yerinde tutmak ve belirlenecek rotanın bir yerinde başka koridorlara açılan kapılar bulunduğundan emin olmak en sağlıklısı.

İşte bu yüzden 5 Ağustosa kadar seçim yapacak gençlere bazı ip uçları vermek istedim. Geçmişte aynı soruları kendime sorduğumda çoğuna farklı cevaplar verdiğimi hatırlıyorum. Ama tecrübelerim bana yeni bakış açıları kazandırdı. Fikir vermesi için bunları aşağıda paylaşacağım yazı doğrudan üniversite adaylarına hitap edecek.

1. Hangi Bölüm: Mesleği Olan Bölümler Mi Yoksa Genel Kültür Bölümleri Mi?

Photo by Aleksandar Pasaric on Pexels.com

Eğer hep yapmak istediğin belirli bir mesleğin hayaliyle uyanmıyorsan ve seni heyecanlandıran, yıllarca uzaktan birbirinize göz kırptığınız bir bölüm aklında yoksa, canını sıkma. Çoğumuz o yaşlarda ne yapmak istediğimizi veya ne olmak istediğimizi bilmiyorduk. Çünkü ne kendimizi tanıyorduk ne de meslekleri biliyorduk.

Sevdiğin işi yapmak gerçekten nadir bir şey ve o şeyi yapabilmek için gereken fedakarlıkları göstermeye şu an için hazır olmayabilirsin. Şimdi öyle bir bölüm seçmelisin ki hem onda iyi olma imkanın olsun, hem yaparken için ısınabilsin hem de maddi ve manevi olarak hazır olduğunda gerçekten sevdiğin işe yönelirsen senin için bir temel atmış olsun.

Genel kültür bölümleri diyebileceğimiz İşletme, Siyaset Bilimi, Uluslararası İlişkiler veya Kamu Yönetimi vb. gibi bölümler her şeyden azar azar, ortaya karışık dersler sunuyor ve okurken gerçekten haz alabilirsin. Ama mezun olduktan sonra çok şey vaat ettiğini söyleyemem. Bu bölümler hem çok mezun veriyor hem de belli bir meslekleri yok, dolayısıyla bu bölümün mezunları arasında rekabet çok fazla. Ayrıca onlara talep de çok az. “Şu işi yapacak kişinin mutlaka üniversitede Siyaset Bilimi okumuş olması gerekir,” diyeceğim bir meslek benim aklıma gelmiyor mesela.

Dolayısıyla bir mesleği olan bölümleri tercih etmekte fayda var. İstersen genel kültür bölümlerini yan dal veya ikinci anadal olarak okuyabilirsin. İnternette kendini bu alanlarda çok iyi geliştirebileceğin yüzlerce kaynak ve kulüp var. Mezuniyet diplomanı aldığında mesleki yeterlilik sertifikası olarak kullanabiliyorsan rekabete bir adım önde başlayabilirsin. Örneğin tıp, hukuk, ekonomi, mühendislikler, uzmanlık bölümleri vs. hem mesleği olan hem de diğer alanlara geçişin kolay olduğu bölümler. Burada da rekabet var ama talep daha fazla.

Yine de yukarda söylediklerimi kısmen geçersiz kılan bir şey var: okulun ismi. Okulun adı senin joker kartın. Şimdi ona bakalım.

2. Hangi Üniversite: Okulun Adı mı Yoksa Bölüm Mü Önemli?

Photo by Belle Co on Pexels.com

Bana yukarıdaki soruyu henüz öğrenciyken sorsanız muhtemelen bölüm daha önemli derdim. Ama şu an farklı düşünüyorum. Diyelim ki puanın iyi bir meslek bölümünü sıradan bir üniversitede okumaya yetiyor, ama aynı bölümü prestijli bir üniversitede okuyacak kadar yüksek değil. Prestijli okulun iyi bölümlerinin puanları doğal olarak yüksek, ama orada da sıradan bir bölüm tercih edersen tutma şansı var. O zaman benim tercihim prestijli okuldan yana olurdu.

Diyelim ki Sakarya Üniversitesi Ekonomi Bölümü ve Boğaziçi Üniversitesi Çevre Yönetimi bölümü arasındasın (bu bölümü ben uydurdum, var mı bilmiyorum). Sakarya Üniversitesi iyi bir üniversite ve Ekonomi Bölümü revaçta olan bir bölüm. Ama Boğaziçi’nin prestiji ve bilinirliği hem içerde hem dışarda daha yüksek. Evet Çevre Yönetimi bölümü Ekonomi kadar iyi olmayabilir, ama onu Boğaziçi’nde okuduğunda belli bir zümrenin içinde oluyorsun. Okul sana kendi yeteneklerini bulma imkanını sunabiliyor, orada katılacağın bir öğrenci kulübünde gerçekten sevdiğin şeylerin farkına varabilirsin ve kendini o alanlarda geliştirebilirsin. Zihin yapısı olarak kendi başına bir şeyler başarabileceğin fikrini orada öğrenirsin. Diyelim çıktın ve kendi işini yapmak yerine bir şirkete iş başvurusunda bulundun. Yine yüzlerce kişi arasından senin adının hatırlanmasını sağlayacak olan şey büyük ihtimalle Boğaziçi Üniversitesi olacak. Daha başka nedenler de sayabilirim ama uzun olmasın diye burada bitiriyorum. Şunu hatırlamakta fayda var, her bölüm için bu strateji doğru değil. Mesela tıp ve hukuk gibi alanları üniversitenin adına bakmaksızın okumak tercih edilirse çok fazla itiraz edemeyiz. Zaten bizi ikilemde bırakacak olan ve Boğaziçi ile aynı düzlemdeki okul sayısı da beş altıyı geçmez.

3. Hangi Şehir: Aynı Seviyedeki Okullar İçinden İstanbuldakiler Mi Yoksa Diğer Şehirler Mi?

Photo by Irina Iriser on Pexels.com

Eğer illa tercih yapmak istiyorsanız, seçeceğiniz bölüm belliyse ve puanınız diyelim ki İstanbul’daki birkaç orta seviyeli okula ve Erzurum, Sivas yahut Çanakkale’deki okullara yetiyor. O zaman İstanbul’da hayat pahalılığını göz önüne alın. Paranız yetiyorsa İstanbul veya Ankara gibi büyük şehirleri tercih edin. Çünkü buralarda tanışacağınız bağlantılar daha fazla ve daha güçlü olacaktır. Pek çok etkinliğe katılabilir ve kendinizi daha iyi geliştirirsiniz. Ama eğer bu şehirlerde okumak sizi maddi yönden zorlayacaksa o zaman Anadoludaki büyük şehirleri seçebilirsiniz. Çünkü o network ve etkinlik açığını cebinizde kalan parayla yine başka türlü telafi edebilirsiniz.

Ama seçeceğiniz bölüm belli değilse o zaman Anadolunun büyük şehirlerindeki üniversitelerde büyük bölümlere gitmek İstanbul veya Ankara’daki sıradan üniversitelerin küçük bölümlerine gitmekten daha doğru olabilir. Diyelim ki 29 Mayıs Üniversitesi Gıda Mühendisliği (o üniversitede bu bölüm var mı bilmiyorum, örnek olsun diye yazdım) ve Uludağ Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği arasındasınız, Bursa’ya gidin.

4. Devlet Okulu mu Yoksa Özel Okul mu?

Photo by Steve Johnson on Pexels.com

Aslında bu da ilk soruyla biraz bağlantılı. Öncelikle, eğer ikilemde kaldığınız seçeneklerden biri çok iyi bir devlet okulu ve diğeri de çok iyi bir özel okulun burslu programıysa, o zaman özel okulu seçin diyebilirim. Mesela Sabancı ve Boğaziçi ekonomi bölümleri arasındasınız, o zaman Sabancı. Eğer çok iyi bir devlet okulu ile normal bir özel okulun iyi bir programı arasındaysa kaldıysanız tabii ki çok iyi devlet okulunu seçin. Mesela İTÜ fizik ile Bilgi Üniversitesi fizik (orda bu bölüm var mı bilmiyorum, örnek olsun diye yazdım), o zaman İTÜ. Şayet normal bir devlet okulu ve normal bir özel okul arasındaysanız o zaman maddi durumunuz yetiyorsa özel okul seçilebilir, muhtemelen imkanları, kaynakları ve yurtdışı bağlantıları açısından daha iyi şartlar sunuyordur. Örneğin Medeniyet Üniversitesi Fizik ile Bilgi Üniversitesi Fizik arasındaysanız Bilgi seçilebilir. Ama maddi olarak bunu kaldıramazsanız devlet okuluna gidip diğer şartları kendiniz oluşturabilirsiniz, çok zor değil.

5. Bir Hoca İçin Okul Seçilir Mi?

Photo by Monique Laats on Pexels.com

Hayır, meşhur olmuş bir iki hocayı bünyesinde barındırdığı için bölüm veya okul tercihi yapmayın. Öğrenci grupları, bilinirliği, maddi imkanları, kütüphane kaynakları, yurtdışı bağlantıları vs. gibi birçok etken varken sırf televizyonda bir hocayı çok sık görüyorsunuz diye o hocanın olduğu bölümü yazarsanız pişman olma ihtimaliniz yüksek. Ama şöyle bir araştırma yapılabilir: istediğin üniversitedeki hocaların mezun oldukları okullar yurtdışında bilinir okullar mı? Eğer o hocalarla iyi bir ilişki kurabilirsem bana yurtdışındaki okullara başvururken referans olabilirler mi? Bağlantıları ve yönlendirmesiyle beni iyi bir yerlere taşıyabilecek hocalar var mı? Mesela bir uluslararası organizasyonun Türkiye ayağının başkanlığını yapan bir hoca vardır. O zaman bu size bir köprü olabilir. Zaten o pozisyona gelmişse mutlaka birçok değerli yönlendirmede bulunacaktır. Bu kaynağı kullanabilirsiniz. Yoksa bir hoca akşam programlarına konuk oluyor diye, arada bir youtube kanallarını izlediniz diye onun olduğu bölüm veya okulu seçmeyin.

Okulun Merkezi Konumda Olması Mı Yoksa Kampüsün Büyüklüğü Mü Önemli

Bu aslında kişiye özel bir soru. Eğer kampüs imkanlarını kullanacak ve sporlara etkinliklere katılacaksanız o zaman kampüs. Ama okul dışında organizasyonlarda kendimi geliştireceğim diyorsanız merkezi konum önemli.

6. Başka Neler Önemli?

Photo by Quang Nguyen Vinh on Pexels.com

Okulun prestiji, bölümün mesleğe yönelik oluşu, okulun yurtdışı anlaşmaları, akademik kadronun kalitesi ve bağlantıları, okulun öğrenci kalitesi, kulüp faaliyetleri, kampüs imkanları, lokasyonu, mezunlar derneğinin gücü vs. genel olarak bir okulda dikkat edilecek şeylerin başında geliyor. Zaten QS veya THE gibi derecelendirme kuruluşları da bunun gibi kriterlere bakarak okulları sıralıyorlar. Ama bununla birlikte okulun kendi yönetmelikleri de tercih yaparken belirleyici olabilir. Mesela çift ana dal veya yan dal şartları, geçme kalma kriterleri, eğitim dili, sınıf mevcudu vesaire. Ek olarak her yıl verilen mezun sayısı, akademik yayın sayısı, alabileceğiniz seçmeli derslerin çeşitliliği gibi kriterleri de göz önüne alabilirsiniz.

7. Tercih Süreci Ne Zaman Bitiyor?

Photo by Anni Roenkae on Pexels.com

Tercih süreci bitmiyor. Yukardaki sorularla ilgili tercihlerinizi yapmış olabilirsiniz ama bu aslında başlangıç. Kiminle kalacağınızdan tutun, hangi dersleri seçeceğinize kadar; sınav öncesi notları kimden isteyeceğinizden tutun kime kopya vereceğinize kadar, daha başka tercihler sizi bekliyor. Belki de bu sene hiç tercih yapmamayı tercih edeceksiniz, kim bilir? Ayrıca girdikten sonra bölüm veya okul değiştirmeyi de seçebilirsiniz. Ya da belki yurtiçi ve yurt dışı değişim programlarına katılırsınız. Olmadı mı, erkenden bir mesleğe odaklanmayı seçersiniz.

Geçmişe kader, geleceğe ise bizim küçük irademizle şekillendirebileceğimiz bir hat olarak bakmak gerekir. Yaptığımız her seçim doğal olarak bir sonuca yöneliktir ama hiçbir seçim, sonucunu %100 garanti etmez. Çünkü dünyada milyarlarca insanın, sayısız hayvan ve bitkinin, çeşit çeşit cansız nesnenin karmaşık bir ilişki ağı vardır ve çoğu zaman şeyler sadece oluverir. Oyunun kendisi, seçimlerimiz değil seçim yapmaya devam etmektir.

Oyunda kalın.

Siyaset Nedir?

Devletler niye var?

Neden ülkeler birbirleriyle savaşırlar?

Neden okula gitmek zorundayız?

Niye bazı ülkelerde toplu taşıma araçları çok ucuzken, hatta ücretsizken, bazılarında çok pahalı?

Neden özel hastaneler ve devlet hastaneleri diye bir fark var?

Niçin yurtdışında cep telefonları daha ucuz?

Asgari ücret niye var?

Asgari ücrete, asgari ücretle çalışanlar mı karar verir?

Nasıl bazı dinler dünyanın her tarafında varken, bazılarının çok az inananı var?

Niçin kimlik kullanıyoruz?

Neden bazı ülkelere gitmek için vize başvurusu yapıyoruz?

“Babam böyle kek yapmayı nerden öğrendi”?

Merak uyandıran bu sorulara blogda tek tek cevap vermeyi umuyorum. Ama önce şurdan başlayalım: bu durumları doğuran şey en genel tabiriyle “siyasi kararlar” diye anılır. Peki nedir siyaset?

Issız bir adada tek başına yaşayan bir insanın siyasetle ilişkisi yoktur. Siyasetten söz etmek için önce bir grup insanın küçük de olsa bir topluluk oluşturması gerekir.

Ancak ve ancak; farklı çıkarları, beklentileri ve geçmişleri olan fertlerin toplanmasıyla, bu fertler bazı konularda anlaşmazlığa düşecekler ve bu ihtilafı toplam faydayı artıracak şekilde çözme gayretine girecekler ki, böylece siyasetin heyecan verici, nefes kesici, baş döndürücü, göz kamaştırıcı havası ile tanışmış olacaklar.

Siyaset için “İhtilafı ittifaka, çatışmayı işbirliğine çevirecek büyülü bir simyadır,” demek isterdim; ama tıpkı simyacılar gibi siyasetle uğraşanlar da çoğu zaman başarılı olamazlar. En azından siyaseti bir gayret, teşebbüs, çaba olarak takdir etmek gerekiyor.

Vergi toplamak, ilköğretimi mecbur kılmak, devlet hastaneleri açmak, asgari ücret belirlemek veya savaş ilan etmek bir tercihtir. Bir seçeneği tercih etmek, diğerlerini dışarda bırakmaktır.

Bu, seçtiğimiz şıkkın bize kazandıracaklarının, dışarda bıraktıklarımızın kazandıracaklarından fazla olduğunu bildirir; veya bize daha az kaybettirecek olanı seçeriz. (Peki daha seçmeden bir şeyin neler getirip neler kaybettireceğini tam ve doğru olarak bilebilir miyiz? -Bu da sonraya kalsın.)

Her tercih bir sorumluluk getirir. Her sorumluluk belli hareket şekilleri doğurur ve bazen öyle hareketler vardır ki milyonlarca kişinin hareketini sınırlandırabilir. Bu ise, o milyonlarca kişinin bir rıza göstermesiyle mümkün olabilir.

Peki milyonlarca kişi, mesela cep telefonlarından özel tüketim vergisi alınmasına, askere çağrılıp cepheye gönderilmeye veya seyahat etmek için vize başvurusu yapmaya nasıl rıza gösterirler?

Rıza göstermek, evvela bir yetki teslim edilmesiyle gerçekleşir. Bu teslim, zımnen veya alenen gerçekleşmiş olabilir. Bir grup insan, belli yetkileri bir veya birkaç kişiye teslim ederler. Yetkiyi alanlar, sonraki icraatlerinde yetkiyi verenleri temsilen hareket edeceklerdir. Her hareket, bütün grubu etkileyecektir.

Dolayısıyla, bir topluluğun alacağı ilk karar şudur: sonraki kararlar alınırken nasıl bir yol izleneceği konusunda anlaşmak. Kararların alınacağı yol konusunda ittifak sağlanınca karar almak daha kolay olacaktır. En önemlisi, yalnızca bu yolla alınan kararlar meşru sayılacaktır; yani ancak bu yöntemle alınan karara rıza gösterildiği kabul edilir. (Fakat unutmayın, genellikle güçlü olan yolu belirler, yol da kıvrıldığı yere götürür. Diğer bir ifadeyle: yöntem sonucu belirler.)

Yetki ve sorumluluğu taşıyanlar, bütün topluluğu temsil etmeye başladıklarında, bir şeyi diğer şeylere tercih ettiklerini, yeğlediklerini beyan ederler, yani ilk hareket kararını verip, sonuçlarına başkalarını ortak ederler.

Herkes için ve daima geçerli olmasa da, insanların bir tercih yapmadan önce düşündükleri varsayılır.

Şimdi bütün bunları bir yemek tarifinin adımlarına benzetirsek; düşünme, yetki verme, rıza gösterme, tercih yapma, hareket etme gibi malzemelerden yemek pişirme işi “siyaset” tir. Ya da bu hareketleri barındıran spor siyasettir.

Yemek gibi düşünürsek, siyasetin sonunda masaya gelen çorba bazen çok acı olur, sofrada herkes aç kalır. Bazen çok lezzetlidir, herkes bir tabak daha ister. Eğer spor gibi düşünürsek siyasetin sonunda bazen boş yere ter dökülmüştür, en sonunda havlu atılır. Bazen de bir meleke kazanılır ve olimpiyatlarda koşulur.

Tabi bu kadar basitleştirerek siyasete kendi nezdinde “bilim” ünvanını verenlere biraz ayıp etmiş olduk. Ama onların gönlünü almak için ilerleyen bölümlerde “siyaset bilimi” kavramını irdeleyeceğiz. Gel gelelim siyaseti sanat gibi görenler varsa, onlara bir şey diyemiyorum. Yoksa bana göre siyaset bir bilim ve sanat olmanın yanında, oyun olarak da düşünülebilir.

Siyasetin kelime olarak “seyis” ile aynı kökten geldiği ve Arapçada “at terbiyesi” anlamına geldiği, ya da politikanın Yunanca şehir anlamına gelen polis kelimesinden türediği ve “şehir idaresi” manasında kullanıldığı klişesine girmiyorum, çünkü bunlar açıköğretim, veya sınav hazırlık videolarında bile zaten var.

Siyaset sadece devleti mevzu bahis yapmaz. Çünkü siyaset devletin ortaya çıkmasından önce de vardı. Ama siyasetin konusu olarak “iktidar” veya “yönetme-yönetilme” veya “bir grubu ilgilendiren tercihler yapma”yı sayabiliriz. Böylece siyasi iktisattan da bahsedebiliriz, spor siyasetinden de, eğitim kurumlarının siyasi yapısından da.

Siyasetin kapsamını, nerelerde yapıldığını, kimlerin “siyasetçi” sayıldığını çok da sınırlandırmamak gerekir. Zira siyaseti sadece belli meslek erbabının keyfine bırakmak ve toplumu bundan uzakta saymak, o toplumdaki fertleri kendi siyasi kararlarının ve tesir gücünün farkında olmaktan da uzaklaştırır. Böyle olursa, detayların arasına saklanan kurnaz şeytanların oyun alanı genişler.

Bu nedenle, aslında meslek birlikleri, sanayi örgütleri, sendikalar; kısacası öğretmenden doktora, pazarcıdan avukata kadar herkes öyle ya da böyle siyaset yapmaktadır.

Bazıları siyasetin doğasını, doğanın siyasetine benzetirler. Yani tıpkı Newton’un, başına düşen elmadan yola çıkarak arzın cazibe kanununa ulaşması gibi, ömür boyunca irisi ufağıyla elması armuduyla patır patır başımıza düşen (bazen de doğruca kafamıza fırlatılan) bütün meyvelerin, aslında siyasetin doğasındaki düzene işaret ettiğini söyler, siyasetin bilim olduğunu savunanlar. Cereyan eden bütün hadiselerin birtakım kanunların çekim ve itim yasalarına dayandığına inanırlar.

Siyasete bir bilim gibi yaklaşıldığında, felsefeden farklı olarak, olması gerekeni değil olanı irdeleyecektir. Bilimsel çalışmalar nasıl gözlem, sınıflandırma ve yorum gibi üç aşamadan oluşuyorsa, siyaset bilimi de incelediği olayları sınıflandıracak ve her zaman ve her yerde geçerli bir neden-sonuç ilişkisine ulaşacaktır.  Ya da en azından iddia ettiği şeyin geçerliliği doğrulanana kadar bir kurama sahip olacaktır.

Müspet ilimlerde bir bütün, parçalanarak laboratuvarda incelenebilir, üstüne deneyler yapılabilir ve bilim insanı yaptığı incelemede, muhtemelen incelediği şeylerden birinin tarafını tutmayacaktır. Fakat ilm-i siyasette, veya genel olarak toplum bilimlerinde, gözlemci tam olarak o toplumun ve o siyasetin içinde yer aldığı için tarafsızlık beklemek zordur.

Keza sınıflandırma yaparken de gözlemcinin inançları ve yaşantısı müspet ilimlerde olduğundan daha büyük önem taşır. Mesela zengin sınıf ve orta sınıftan bahsederken, bir araştırmacının varlıklı ve ayrıcalıklı kabul ettiği grubu, diğer bir araştırmacı orta sınıfta değerlendirebilir. En basitinden, coğrafi kıtalardan konuştuğumuzu sanarken bile aslında “Avrupa kıtası” diye bir şeyin olmadığını ve bunun Avrupa-merkezli görüşün sorunu olduğunu savunanlar vardır. Temel kavramların tarifini yaparken de çoğu zaman uzlaşma sağlanamaz.

Bilimsel yöntemin son aşaması olarak bir neden ve sonuç ilişkisini tespit ederken de “siyaset bilimci” azami dikkat etmelidir. Zira siyasi hadiselerin sebepleri çoğu zaman birden çok amilin veya faktörün ağlarıyla örülüdür ve bunların birbirleriyle etkileşimi her birini sürekli değişime itmektedir.

Doğal olarak, mütemadiyen değişen koşulların hep aynı sonuçları vereceğini iddia etmek çok zordur. Mesela bugün olan bir hadiseyi inceleyerek sebeplerini ortaya koymuş olabilirsiniz, ama savınızı destekleyen koşullar, bir sonraki veya başka bir yerdeki benzer hadisede değişmiş olacağı için aslında savınızı doğrulamayacaktır.

Ahmet Taner Kışlalı’dan alıntılayarak söylersek: “Siyaset bilimci gözlemlediği olaylardan bir neden-sonuç ilişkisi sezmeye çalışır. Bir varsayım geliştirir. Çoğunlukla tarihe başvurarak varsayımını doğrulayacak örnekler göstermeye çalışır. Böylece o konuyla ilgili bir “kuram” ortaya çıkmış olur. Ama “şu, şu, şu koşullar bir araya gelince devrim kaçınılmaz olur,” diyemez.

Velhasıl;

Siyaset nedir ve siyaset bilimi nicedir sorularını kısmen cevapladık. Siyaset ilminin gizemli, esrarengiz pencerelerini açacak güçlü bir sırrımız yok . Ama elimizde bol bol kışkırtıcı soru var. Mesela;

Devlet var olmalı mı?

Demokrasi en iyi hükümet biçimi mi?

Seçim sistemleri neyi etkiler?

Sistemik liderlik mi, yoksa karizma mı önemli?

Bu blogda işte bunların cevaplarını aramaya ve güncel örnekler üzerinden tartışmaya gayret edeceğiz.