ARZ TALEP DENGESİ EĞİTİMİ BAĞLAR MI?

Piyasaların en basit çalışma prensibi arzın ve talebin birbirini dengelemesidir. Peki, bir ürüne ne kadar talebin olduğu veya o ürünün piyasada ne kadar bulunduğunun bilgisi nerededir?

İşte bu bilgi hiçbir araştırma, makale, devlet istatistiği veya müneccim falında değil, o ürünün fiyatının içinde gizlidir. Eğer bir ürünün fiyatı düşükse ya o ürüne talep az olmalı yahut da o ürün piyasada bol miktarda bulunmalıdır.

Aynı şey hizmetler için de geçerlidir. Bir hizmeti sağlayan çok fazla insan varsa o hizmet için yüksek paralar ödemek istemeyiz. Benzer mantıkla, eğer bir ürün veya hizmet çok pahalıysa demek ki o şey piyasada çok az bulunmaktadır veya herkes o şeye ulaşmak istediği için fiyatı yüksektir/yükselmektedir.

Bu durum karşısında birçok insan iyi kar getireceğini düşündüğü bu pahalı ürünü üretmek ve satmak ister. Dolayısıyla daha çok üretilen ürün piyasada bollaşır, bollaştıkça da rekabet artar ve yeteri kadar müşteri o ürünü alınca (piyasa doygunluğa ulaştığında) onun fiyatı düşer.

İşte arz ve talebin denge prensibi böyle çalışır. Gerçi bu kurallar çoğu zaman doğru olsa da her zaman geçerli değildir. Bunun bir sebebi, piyasaya sunulan hizmetin veya ürünün çok fazla ve karmaşık bilgi istediği durumlardır. Bu durumda genellikle o ürünü ya da hizmeti üreten kişiler o ürünün patentini almıştır, ya da bir çeşit özel izin olan lisans edinerek o metayı piyasaya sürmüştür.

Mesela ilaçları düşünün. Bir ilaç firması, önce hastalığın sebeplerini bulmak, bu sebepleri nasıl ortadan kaldıracağının yolunu keşfetmek, daha sonra bu yolda kullanacağı malzemeleri belirleyip onları tedarik etmek, uygun bir formül geliştirmek, bu formülü test etmek ve devletten onay almak gibi uzun bir süreç izler.

Bunun için kalabalık bir uzman ekibi istihdam etmelidir ve onların çalışabilmesi için büyük yatırımlar yaparak donanımlı bir laboratuvar kurması gerekir. Bu kadar emek harcayarak bulduğu ilacın formülü ise çok değerlidir ve bu yüzden gizlidir.

Firma, bu harcamalarının karşılığını almak için fiyatı yüksek tutacaktır ve ilaçtan iyi kâr edecektir. Ancak bu ilacın iyi kazandırdığını gören diğer müteşebbisler derhal kendileri de kâr etmek için bu ilacı piyasaya sürebilir mi ve bunun sonucunda fiyatlar düşer mi? Maalesef hayır, yani denge prensibi burada çok fazla işlemez. Çünkü formül patentlidir. Eğer başka biri kullanmak isterse patent sahibine yüklü miktarda para ödemek zorundadır. O kadar para ödedikten sonra kendisi de ilacı piyasaya sürmesine rağmen, fiyatları uygun olamayacaktır.

Denge prensibinin tekerine çomak sokan bir diğer şey lisanslardır. Cep telefonlarımızın çalışması için bazı GSM operatörlerinden hizmet almak zorundayız. Bu operatörler hizmet verebilmek için öncelikle devletten lisans alırlar. Ayrıca, devlet, kullandırmak istediği bant genişliklerini belirler ve operatörler sadece onları kullanabilirler. Eğer bir hizmeti hangi firmaların sunabileceğine devlet karar veriyor, kotalar koyuyor, sınırlar çiziyorsa, o hizmetin piyasada az olmasından ötürü fiyatları aşağı çekecek bir rekabet ortamı oluşmayacaktır.

Her gün, askıdaki kıyafetlerin yakasında veya reklam panolarında karşımıza çıkan fiyatların aslında ne kadar çok bilgi taşıdığını görmüş olduk. Şimdi bunun eğitimdeki tezahürüne bakalım.

Etrafımızda üniversite okuduğu halde iş bulamayan, okuduğu bölümle ilgili bir işte çalışmayan, çalışsa dahi hak ettiği karşılığı alamadığını düşünen birileri illa ki olmuştur. Bunun sebebi acaba piyasadaki arz ve talep dengesizliği olabilir mi?

Eğer uluslararası ilişkiler bölümünü okuyan birisi bankada çalışacaksa, bankacılığı öğrenmesi daha mantıklı olurdu. Tabi ki, bankacılık yapan uluslararası ilişkiler bölümü mezunu olduğu gibi, aynı anda iş bulamamış bankacılık bölümü mezunları da vardır.

Gene aynı şekilde hak ettiği karşılığı aldığını düşünmek, bir ülkedeki hayat standartları veya genel ekonomik durumla da ilgilidir. Hatta bunu etkileyen sınıfsal veya kayırmacılık gibi nedenler de olabilir.

Dolayısıyla eğitim piyasasında mekanizmanın tamamen arz ve talep dengesiyle yürüdüğünü iddia etmiyorum. Patent ve lisansta olduğu gibi eğitimde de arz ve talep dengesinin çarklarında arıza çıkaran etkenleri yazmak burada yoğunlaşmak istediğim konunun dışında kaldığı için, şimdilik işin sadece bu temel prensibe bakan yönünü değerlendireceğim.

Uluslararası ilişkiler bölümü her yıl binlerce mezun veriyor. Bu kadar kişi, alanıyla ilgili iş, diyelim ki akademik veya diplomatik görevler bulamayacaktır. Çünkü bu alandaki işlerde istihdam etmek için az kişi lazımdır, diğer bir deyişle, mezun olan öğrencilerin sayısından daha az kişi yeterlidir. Dolayısıyla talep az, ama arz fazladır.

Yani uluslararası ilişkiler bölümü mezunu olmanın değeri düşüktür. Bunun değer kazanması için ya daha fazla kişinin istihdam edilmesine ihtiyaç duyulmalı veya bu alandaki öğrenci sayısı düşürülmelidir ki bu bölüm mezunları hem kendi alanlarında iş bulabilsin hem de hak ettiği karşılığı aldıklarını düşünsünler.

Burada aklınıza şu gelebilir: uluslararası ilişkiler gibi bir bölümden mezun olan öğrencilerin kendini daha fazla geliştirmeye hevesli olması için, rekabeti oluşturacak kadar fazla kişinin bu bölümde okuması gerekiyor; dolayısıyla çoğu mezun işsiz kalmasına veya hak ettiğini kazanamamasına rağmen, rekabet ederek kendini çok iyi geliştirmiş mezunlar çıkıyor ve bunlar istihdam edildikçe, diplomatik veya akademik görevlerdeki kalite artıyor.

Halbuki, neticede kalabalık bir mezun grubunun olduğu bölümün bütün öğrencileri için hayat standartları düşürülmüş olmuyor mu? Çünkü aynı seviyede kendini geliştiren ne kadar öğrenci olursa olsun, seçilecek kişi sayısı artmayacağı için 100 kişinin gerektiği yerde çok donanımlı 200 kişi içinden sadece yarısı iş bulurken, diğer yarısı iş bulamayacak, neticede hiçbiri hak ettiğine inandığı kadar kazanamayacaklar, zira piyasanın arz ve talep dengesi aleyhlerine işleyecek.

Ortaokulu bitirdikten sonra bir berberin yanında çırak olarak çalışmaya başlayan birisi, uluslararası ilişkiler bölümünden mezun olmuş birisinden muhtemelen daha fazla kazanıyor olacaktır. Peki burada bir adaletsizlik var mı?

Bence yok. Çünkü berberde işe başlayan kişi, para kazanmak için kullanacağı bilgi ve becerileri çok daha erken uygulamaya başlar ve daha fazla çalıştığı için daha fazla kazanır. Bu sürede okula gitmeye devam eden öğrenci ise henüz para kazanmak için kullanacağı bilgileri öğrenmektedir. Öğrendiği bilgilerle para kazanmak için işe başlamak istediğinde eğer bu bilgiler değerliyse para kazanabilir. Uluslararası ilişkiler için bu bilgilerin çok da değerli olmadığını tekrar etmeye gerek yok.

Yalnız burada daha da ilginç olan bir şey var. Ortaokulu bitirip berbere çırak olarak girmek ile okula devam edip uluslararası ilişkiler bölümünde okumak arasında tercih yapacak olan öğrenci, muhtemelen mezun olduğunda iş bulamayacağını, alanı dışında çalışacağını veya daha az kazanacağını bile bile bu bölümden yana tercihini yapmayı sürdürüyor. Peki ama neden?

Toplum dayatması veya “az para kazanırım ama dünya hakkında daha kültürlü olurum” inancı bunda rol oynuyor olabilir mi?

Yukarıdaki örnekteki gibi kimin daha çok kazanacağını bile bile toplum öğrenciye daha değersiz olanı seçme konusunda baskı yapıyorsa, bu doğrudan arz ve talep dengesi prensibine aykırıdır.

Hatırlayın, fiyat bilgidir, neyin bol miktarda neyin talepte olduğunun işaretidir. Bu yüzden erken yaşta mesleğe doğru yönlendirmenin olması gerekirdi. Velev ki öğrenciler bölümü çok sevdikleri için tercih etmiş olsunlar, yine de tersi yönde bir yönlendirme olması gerektiği hakikatini değiştirmezdi, çünkü kazanç orada. Yoksa her şey para değil mi? Arz ve talep prensibini bozan bir etken daha mı bulduk: manevi kültürü?

Bunun yanında, şayet üniversite okuyan kişi ile genç yaşta meslek edinen kişiler arasında dünya görüşü, düşünce olgunluğu bakımından fark olduğunu iddia edersek, dediğimizde bir miktar haklılık payı olabilir. Ancak, toplum genel olarak daha iyiye erişmelidir.

Dolayısıyla gerek okula gitsin gerek arz ve talep prensibine uygun olarak talep gören bir zanaati veya sanatı öğrensin, iki kişinin de aynı düşünce olgunluğuna, aynı dünya kültürüne sahip olduğu bir toplumda herkes daha çok fayda edineceği için devletin o yönde bir sistemi kurmaya çabalaması gerekirdi. Peki uluslararası ilişkiler mezunu kişi, berber arkadaşından daha fazla mı kazanmalıydı?

Bunu söylemiyorum, sadece hak ettiğini kazandığını düşünmeliydi. Elbette, uluslararası ilişkiler mezunu birisi, erken yaşta berber, ressam veya müzisyen olmuş arkadaşından daha fazla kazansa bile, yine de hak ettiğini kazanmadığını düşünebilir. Bunun tersi de geçerlidir, yani öbürü de üniversite mezunu arkadaşından çok kazansa bile yine de hak ettiğinden az kazandığı kanaatinde olabilir.

Dolayısıyla sadece kazanç üzerinden değerlendirme yapmanın eksik kalacağının farkındayım. Bununla beraber, sanıyorum ki arz talep dengesi gözetilerek tercih ve yönlendirme daha küçük yaşta yapılırsa kazanç dengesizliğinden doğan şikayetler bir nebze azalacaktır. Ama insan zaten hiç kimsenin hak ettiğini alamadığını veya herkesin hak ettiği kadar kazandığını düşündüğü bir dünyada bu kadar huysuzlanmazdı. Oysa, bazıları hak ettiklerini alırken bazıları hak ettiklerini alamıyor diye düşünmeye başladığında sinirleri bozuluyor.

Oyunun kuralları ve prensipler sadece bazılarının aleyhine işediğinde ise hile yapma ve kendini, hakkı olarak gördüğü yere gayrı meşru yollardan taşıma yönünde bir tercih yapıyor ki bu da toplumda zaten mevcut olan verimsizliği daha da derinleştirip çözülemeyecek bir yumak haline getiriyor.

İşte bu noktada yapısal bir sorunla karşı karşıya kalıyoruz. Peki, piyasanın görünmez elinin işlemediği yerde, düzen koyucunun güçlü yumruğu işleri yoluna sokabilir mi?