1. Çay, Halkların Afyonudur
İpek Yolu’nun kaderini değiştiren kırılma noktalarından bir tanesi ticaret dengesizliğinin sonucu olan bir savaştı. Çin’den porselen, ipek ve benzeri ürünlerle birlikte özellikle bol miktarda çay ithal eden İngiltere İmparatorluğu, on dokuzuncu yüzyılın başlarından beri hem Amerika kıtasındaki savaşların hem de Hindistan sömürgesindeki ayaklanmaların getirdiği ekonomik baskılarla boğuşuyordu. Büyük sömürge şirketleri oldukça borçlanmıştı. Hatta İmparatorluk, artık yoğun çay tutkularının maliyetini karşılayamayacak duruma gelmişti. Fakat yer kürenin öbür ucundaki Çin’de ise durum çok daha farklıydı. Kendi kendine yetebilen bir ülke olan Çin, İpek Yolu’nun fırsatlarını iyi değerlendiriyor, diğer coğrafyalara ihraç ettiği ürünlerden, yüklü miktarda para kazanıyordu. Dışardan mal almak gibi bir ihtiyaçları yoktu. Dolayısıyla Çin, İngiltere’ye sadece Kanton Limanı’ndan ticaret yapma hakkı vermişti, bu da büyük bir kontrole tabiydi. Yabancı tüccarların Çin pazarındaki hareket kabiliyetleri sınırlıydı.
İngiltere, çay alımını finanse etmek için Çin’e bir şeyler satmak zorundaydı. Çin ile aralarındaki bu ticaret dengesizliği bir bakıma kısır döngü oluşturmuştu. Borçlandıkça çay içiyor, çay içtikçe daha da borçlanıyorlardı. İşte bu sırada Hindistan’da ürettirdikleri afyonun baş döndürücü etkisinin işe yarayabileceğini keşfettiler.
İngilizler, zaten onlarca yıldır afyon satmaktaydı ancak Çin hükümdarı halk üzerindeki kötü etkisi yüzünden afyonu yasaklamıştı. Dolayısıyla sömürgeleri Hindistan’dan getirdikleri afyonu el altından piyasaya sürmeye başladılar. Afyon büyük bir hızla Çin pazarına yayıldı. Ordudaki askerler bile bu uyuşturucunun müptelası olmuşlardı. Bunun üzerine Çin hükümdarı afyon satışına karşı sıkı tedbirler aldı ve ani baskınlar düzenleyerek yakalanan afyonların yakılmasını emretti.
Serbest şekilde satış yapması engellenen İngiltere, özellikle elindeki afyonların yakılmasından sonra bu zararını bir şekilde telafi etmek niyetindeydi. Çin’den tazminat talep ettiler. Ancak tazminat talebinin reddedilmesi İngiltere’ye fazla seçenek bırakmamıştı. Ya çay içmekten vaz geçecekler yahut da Çin pazarındaki sınırları aşana kadar savaşacaklardı. Tabi ki savaşmayı tercih ettiler.
1840 yılından 1842 yılına kadar süren savaşta İngilizlerin son teknoloji gemileri ve silahlarına karşı, büyük bir kısmı afyonun etkisi altındaki Çin ordusunun yapabileceği çok fazla şey yoktu. Zaten uzun süre kendi içine kapalı yaşamış olan Çin’de, yabancı teknolojiler bilinmiyordu ve bu savaşla birlikte Çinliler de teknolojik olarak ne kadar geri kaldıklarının farkına vardılar. İngiltere’ye istediği tazminat ve ticaret hakları verildi, dört farklı liman kullanıma açıldı ve Hong Kong, İngiltere’nin idaresine bırakıldı. Bu yenilgiyle birlikte Çin’in kendi içinde karışıklıklar yaşanmaya başladı ve 1850 yılında tarihin gördüğü belki de en kanlı iç savaşlardan biri olan Taiping İsyanı meydana geldi. İç savaş on dört sene boyunca devam etti.
1856 yılında ikinci bir Afyon Savaşı daha patlak verecekti. Bu kez İngiltere’nin talepleri artmış, Çin bu talepleri reddedince teknolojisine güvenen İngiltere ve Fransa önce nispeten küçük bir birlikle Çin’e saldırmıştı. İlk saldırıları geri tepince bu kez öç almak için çok daha büyük bir güçle saldıran batılı ülkeler, Çin’den önemli ölçüde toprak kazandı ve Pekin’i yağmalayarak Yuanming Bahçesi’ni ateşe verdiler. Neticede Çin tarihinde her zaman öfkeyle hatırlanacak bir anlaşma imzalandı. Bu onlar için çok ağır ama büyük bir ders olmuştu. Artık ne İpek Yolu için ne de Çin açısından hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
2. Tüccar Kantarı ve Hukuk Terazisi
Afyon savaşlarının sebebi ticaret dengesizliğiydi. İşte bu ticaret dengesizliğinin önüne geçmek için devletler uluslararası ticarette “offset”, yahut “dengeleme” denen uygulamaları benimsediler. Dışardan aldıkları ürünlerin karşılığında, diğer tarafa başka bir şey satmak ve alım maliyetlerini sattıkları üründen gelecek gelirle dengelemek istiyorlardı. Tıpkı Çin’den çay almakta olan İngiltere’nin, bunun karşılığında Çin’e afyon satmak istemesi gibi. Bu dengeleme arayışına benzer olarak, ikinci dünya savaşından sonra Avrupalı devletlere mali yardımlar yapan ABD, bunun karşılığında o ülkelerin Amerikan mallarını satın almasını isteyecekti. Örneğin Türkiye’ye gelen Amerikan yardımlarıyla asfalt yollar yapıldığı, sonra bu yollarda kullanmak üzere Amerikan arabalarının alındığı hep anlatılagelmiştir.
Ofset mantığının arkasında kısaca şu vardı: devlet, yurtdışından yapacağı bir satın alma sonucu elinden çıkacak dövizi, ya karşı tarafa başka şeyler satarak, yahut da karşı tarafı, kendi yerel ürünlerini dışarıda pazarlamaya zorlayarak dengeleyecekti. Dolayısıyla, söz gelimi Almanya’dan tank alan Arjantin, bunun karşılığında kendi mamulü olan şaraplarının o üretici tarafından Avrupa pazarında satılmasını isteyebilirdi. Ancak zamanla bunun yanına başka şeyler de eklendi. Mesela, dışa bağımlılığı azaltmak için karşı taraftan teknoloji transfer etmek, kendi ülkesindeki elemanların yeterliliklerini artıracak eğitimler tertiplemek, yurt içinde istihdam sağlamak için dışardan yatırım çekmek gibi… Satın alınan ürün veya hizmetle doğrudan ilgili olanlara doğrudan ofset, diğerlerinde de dolaylı ofset denmeye başlandı. Ofset, kendini bazen minimum yerlilik oranı şartları şeklinde (mesela en az %50 yerlilik şartı isteyen şartnameler), bazen ise sanayi ve teknoloji katılımı veya sanayi işbirliği projeleri gibi isimlerle gösterebiliyordu.
Teknolojinin gelişmesine katkı sağlayan ofset uygulamaları, aynı zamanda yurtdışı ihracatın artmasına, yeni pazarlara ulaşılabilmesine, üretim kalitesinin yükselmesine ve genel olarak personellerin teknik donanımının gelişmesine de yardım edebilirdi.
Yeni teknolojilerin kazanılmasında ofset uygulamalarının nasıl etkili olduğunun en güzel örneği 1980’lerde Türk Silahlı Kuvvetleri için F-16 alınacağında yaşanmıştı. Türkiye Amerika’dan F-16 satın alacaktı, ancak bunun karşılığında bazı parçaların Türkiye’de üretilmesi şartı koşulmuştu. Nihayet 1984 yılında, F-16’ların gövdesini üretecek Turkish Aerospace Industries (TAI) ve 1985 yılında da motor sanayisi için TUSAŞ Engine Industries (TEI) Amerika’nın yardım ve yatırımıyla kurulmuştu (Halen TEI’nin %46,2 hissesinin sahibi Amerikalı General Electrics firmasıdır). Bu yatırımlar Türkiye’nin havacılık ve uzay sanayisinde çok büyük mesafe almasını sağlayacak, TAI bugün çok başarılı insansız hava araçları üretebilecek, TEI de milli helikopter motoru üretebilecek düzeye ulaşacaktı.
Devletin yahut kamu iştiraklerinin yapacağı satın almalara ofset şartı getirmelerine, sivil alanda en çok yolcu uçağı alımlarında, petrol ve doğalgaz alımlarında, köprü, tünel, tren yolu, havayolu inşaatı gibi altyapı hizmetlerinde ve 4G-5G gibi haberleşme teknolojilerinin edinimlerinde rastlıyoruz. Ancak ofset uygulamaları kendini en fazla askeri araç gereçlerin alınmasında gösteriyor.
Ofsetin çalışma prensibini bir örnekle daha rahat anlayabiliriz. Mesela, T ülkesi, R ülkesindeki Satıcıdan 4 adet uzun menzilli X-4000 füze savunma sistemi alacak olsun. Bunun toplam bedelinin 2 milyar Euro olduğunu farz edelim ve T ülkesi bu alım karşılığında %100 ofset talep etmiş olsun. Yani, T ülkesi R ülkesindeki Satıcıya bu uzun menzilli füze savunma sistemleri için 2 milyar Euro ödeme yapacak. Bunun karşılığında R ülkesindeki Satıcı T ülkesine aynı oranda, yani 2 milyar Euro değer katmak zorunda. Burada hem doğrudan hem de dolaylı ofset paketinde anlaşmış olduklarını farz ediyoruz.
Şu soru aklınıza gelecektir: neden Satıcı böyle bir şey yapsın ve T ülkesinden kazanacağı bütün parayı yine T ülkesine yatırsın? Tabi ki bütün parayı oraya yatırması saçma olurdu. Dolayısıyla ofset anlaşmalarında kredilendirme diye bir uygulama benimsenir. Kredi, basitçe, herhangi bir değerdeki yatırımın, kredi çarpanıyla çarpılmasından oluşur. Yani Alıcı, diyelim ki füze savunma sisteminin bir parçasının kendi ülkesinden tedarik edilmesine 7 kredi çarpanı vermişse, Satıcı 110 milyon Euro değerinde parçayı T ülkesinde ürettirince toplam 2 milyar Euro bedelindeki ofset yükümlülüğünden 110 x 7 = 770 milyon Eruo düşmüş olur. Kredi puanları genellikle 2, 3, 5, 7 olabilir. Bir ofset işlemine ülkenin kaç kredi puanı verdiği, o ülkenin o işleme ne kadar ihtiyaç duyduğuyla alakalıdır.
Örneğe devam edelim. Doğrudan ofset yükümlülüğü olarak ortak üretim demiştik, o öyle kalsın. Diyelim ki T ülkesinin ciddi miktarda dövize ihtiyacı var. Ayrıca ülkede ayçiçek yağı gibi temel gıda maddelerinin çok pahalandığını görüyor ve bunu düşürmek istiyorlar. Bu yüzden T ülkesine tarım sektöründe ayçiçeği ekimi ile ilgili doğrudan yabancı yatırım getirme yükümlülüğü üzerinde Satıcıyla anlaşmış olsunlar. Üçüncü olarak yine T ülkesinin kuruluşunun yüzüncü yılında hedeflenen mesela Ay’a çıkma ve uzay konulu projesini desteklemek için teknoloji transferi sözünün sözleşmeye eklendiğini düşünelim. Dördüncü olarak, T ülkesinin ürettiği patateslerin İskandinav piyasasında satılması için bu füze sistemi üreticisinden 4 yıl boyunca pazarlama desteği istendiğini varsayalım. Son olarak da T ülkesinin girişeceği bir çılgın projeye finansman bulmak için Satıcıdan destek istendiğini farz edelim. Yani durum aşağıdaki tabloda gördüğümüz gibi olacak ve Satıcı firma böylece toplam 445 milyon Euro tutarında işlem yaparak 2 milyar Euro değerinde ofset yükümlülüğünü yerine getirecek.
Tablo 1 – Ofset İşlemleri
| # | Ofset İşlemi | Ofset Yükümlülüğü (Milyon EUR) | Kredi Çarpanı | Toplam Kredi Değeri (Milyon EUR) |
| 1 | Ortak üretim | 110 | 7 | 770 |
| 2 | Doğrudan yabancı yatırım | 100 | 5 | 500 |
| 3 | Teknoloji Transferi | 90 | 4 | 360 |
| 4 | Pazarlama Desteği | 80 | 3 | 240 |
| 5 | Finansman Desteği | 65 | 2 | 130 |
| TOPLAM | 445 | 2000 |
Bu tabloda, asıl işi silah üretmek olan bu Satıcının, T ülkesinde yetişen patatesleri İskandinav ülkelerine pazarlamak yahut ayçiçeği sektöründe doğrudan yatırım yapmak gibi yükümlülükleri yerine getirebilmek için başka bir aracı firmayla anlaşması gerekebilir. Böyle aracı firmalar, yolsuzluğun oluşmasına kapı aralayabilirler. Dolayısıyla rüşvet ve yolsuzluk, ofset uygulamalarının yumuşak karnını oluşturuyor. Hatta hem bu yüzden hem de buna ek olarak ofset uygulamaları rekabetçi piyasa ekonomisine hasar verebileceği için, Üretici firma ile birlikte Üreticinin Ülkesi doğrudan Alıcı Ülke ile satın almayı müzakere ettiğinde, o Üretici Ülkenin resmî kurumları genellikle sözleşmede bahsedilen herhangi bir ofset koşulundan haberdar olmadıklarını söylerler.
Zaten ofset anlaşmalarını gerektirecek satın almalar doğrudan milli güvenliği ilgilendirdiği için ofset anlaşmaları genellikle yüksek gizlilik şartlarıyla korunur. Lockheed Martin gibi bazı silah firmaları yıllık raporlarında ne kadar ofset yükümlülüğü altına girdiklerini açıklasalar da, bazı firmalar bunun tam tersini savunuyor. Bu gizlilik, AB ve DTÖ gibi bazı yapıları ofset anlaşması aleyhine konumlandırıyor. Çünkü gizlilikle yürütülen ve sonuçta bir firmaya yardımı içeren anlaşmalar piyasa dengesini sarsabiliyor (market distortion).
Bazen bu uluslararası ihalelere katılacak olan yabancı firmalar, ofset sözleri vererek işi alma şanslarını artırabiliyor, ofseti bir koz olarak kullanabiliyorlar. Hatta iş henüz alınmadan önce ofset çalışmalarına benzer lobi faaliyetlerini hedef ülkede gerçekleştirip, işi alma şanslarını artırıyorlar. Örneğin bazı eğitim faaliyetlerini destekliyor, önemli kampanyalara sponsor oluyor veya birtakım yatırımları ihale öncesinde ülkeye getiriyorlar ve ihaleyi açacak olan ülkeye şu mesajı veriyorlar: “Biz bu ihalede isteyeceğiniz ofset koşullarını yerine getirmeye muktediriz, bakın zaten siz istemeden dahi bu konularda sizi destekledik.” Daha sonra iş alınınca da bu faaliyetlerini ofset yükümlülüklerinden düşebiliyorlar.
Ancak özellikle Türkiye, Malezya, Brezilya gibi gelişmekte olan ülkelerin ofset isteyeceğini bilen firmalar, ofset risklerini satışın maliyetine ekleyerek pazarlık marjını azaltabiliyor. Bunun örneğini 2009 yılında Türk Hava Yolları (THY) tarafından planlanan Airbus uçak alımında görmüştük. Savunma Bakanlığı, THY’nin Airbus firmasından yapacağı ve maliyeti 2.5 milyarı doları bulacak olan 30 adetlik uçak siparişinde Airbus’tan ofset talep etmesini istiyordu. Ofset ise uçakların maliyetini artıracaktı ve bu da büyük oranda halka arz edilmiş bir şirketin pazarlık gücünü kıracak, kârlılığını düşürecekti. Eskiden, THY tamamen kamu şirketiyken uçak alımlarında ofset şartı koşuyor, yine bir başka kamu firması olan TAI’nin ihracatının artmasına yönelik destekleri Satıcı firmalardan talep edebiliyordu. Fakat 2009 yılına geldiğimizde THY’nin %51’i halka arz edilmişti. O tarihlerde, kurumlar arasındaki bu ofset çekişmesinin THY Yönetim Kurulu Başkanı’nı istifaya ittiği haberlere yansıyacaktı.
Türkiye’de ofset yükümlülükleri ile ilgili bir kanun mevcut değil, ama ticaret bakanlığının yayınladığı Ofset Uygulamalarına İlişkin Tebliğ (2007) var. Bir de Savunma Sanayi Müsteşarlığının en son 2011 tarihli Sanayi Katılımı/Ofset Rehberi ile “4734 Sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 3’üncü Maddesinin (u) Bendine Göre Yapılacak Mal ve Hizmet Alımlarına İlişkin Sanayi İşbirliği Programı Usul ve Esaslarına Dair Yönetmelik” bu alanı düzenliyor.
3. Savaşın Lokomotifi, Barışın Vagonu: Ticaret
On dokuzuncu yüzyılın ortalarında ticaret dengesizliğinden kaynaklı bir savaş veren ve ağır bir yenilgiyle dersini alan Çin, aradan geçen yaklaşık iki asırlık sürede dünyanın en kalabalık nüfusuna, en büyük ikinci ekonomisine ve dünyayı yok edebilecek silahlara sahip oldu. Çılgın atılım projelerinde milyonlarca insanın açlıktan hayatını kaybettiği, iç savaşlarda parçalandığı ve işgal edildiği günlere rağmen, bugün dünyanın en büyük ihracatçısı haline geldi. Bu başarılar kendi halkının refahını artırıp yöneticileri memnun etse de, tıpkı iki asır önce olduğu gibi ticarette dengesini kaybeden bazı uluslarla arasında husumete sebep oldu. Adeta kendini tekrar eden bir çizgide, bu kez, İngilizlerin kuzeni olan Amerikalılar, Çin’e karşı bir ticaret savaşı başlattılar. Karşılıklı bağımlılığın barış getireceğini düşünen siyaset bilimciler yanılıyordu. Belli bir bağımlılık sınırı aşıldığında, gözü dönmüş müptelalık başlıyordu ve çayın müptelası kesinlikle afyon müptelasından aşağı kalmıyordu. Ancak yine de, terazinin kefesine koyacak çok bir şeyi olmayanlar, terazinin kollarından medet umabiliyordu. Üzerinde “ofset” yazan bir kol onlara doğru biraz uzandığında, kefeye koydukları az şey, biraz daha ağır basıyor, bu da onları mutlu ediyordu. Bir gün kıymetli dengelerine ulaştıracak yolu bulma umuduyla denemekten asla yorulmuyorlardı.