Borçluyum, Öyleyse Varım!

Hz. İsa’nın doğumuna henüz 450 yıl varken, Atina’da Protagoras adındaki bir kişi meydan meydan gezerek insanların hayatını nasıl yönetmesi gerektiği, şehrin idaresine nasıl katılabilecekleri, nasıl tutarlı düşünüp güzel konuşma yapabilecekleri konularında dersler veriyordu. Arada sırada şiir okuyor ve eskilerin hikayelerini anlatıyordu. Onun yaşadığı dönemde insanlar belagatli konuşmaya çok önem veriyor, bunu yapabilmek için de hayat ve idare konularında bilgili olmak gerektiğini düşünüyorlardı. Sırf bu yüzden tecrübeli kişilerden ders almak üzere para bile vermeye razıydılar. Dolayısıyla asırlardır bazı kimselerin şehirleri dolaşarak insanlara bildiklerini aktarması geleneği sürüp gidiyordu. Bu kişilere Sofistler denmeye başlamıştı.

Sofistler iyi bir hayat sürme, toplum içinde yaşama ve edebiyat gibi konularda usta, görmüş geçirmiş bilgeler demekti. İnce bir mesele hakkında derin düşünebilir, fikirlerini çok veciz ifade edebilirlerdi. Bu gezgin bilgelerden biri de İtalya’nın Sicilya adasında doğmuş Gregorias’tı. Gregorias ve Protagoras devirlerinin meşhur Sofistlerindendiler. Gregorias’ın hitabeti kuvvetli, fikirleri ise kışkırtıcıydı. Bir gün oluyor, Truva savaşının sebebi olarak görülen Helen’i temize çıkarmaya çalışıyor, bir diğer gün ise hiçbir şeyin aslında var olmadığını iddia edebiliyordu. Şeyler var olsa bile bunu bilemeyeceğimizi, hadi bildik diyelim, zinhar başkasına aktaramayacağımızı savunuyordu. Böylelikle Sofistler, hiçbir şeyin var olmadığını iddia eden adamlar olarak nam salmaya başladılar.

“Varlık” diye isimlendirdiğimiz nesneler, herkesin zihninde farklı yansımalar oluşturduğundan ötürü gerçekte var olup olmadıkları şüpheliydi. Algılarımız mükemmel değildi. Uzaktaki nesneleri olduklarından daha küçük görebiliyorduk. Mesela gökyüzündeki yıldızlar “küçük” görünüyordu. Üstüne üstlük, zihnimiz, gerçekte mümkün olmayan şeyleri de kurgulayabiliyordu. Örneğin denizin üstünde koşan atlar düşünebiliyorduk ama bu düşüncemiz atların denizin üstünde koşamayacağı gerçeğine aykırıydı. Dolayısıyla bir “varlık”la ilgili bilgiler bir şekilde zihnimize girse bile, artık onun zihnimizdeki görüntüsü doğrudan o varlıkla ilgili gerçek mi, yoksa zihnimizin yeniden kurguladığı dönüşmüş bir algı mı, bunu bilemezdik. Gregorias’tan bir asır kadar sonraki devirlerde, bu kez Çin’in bahçelerini dolaşan Meşhur Çinli Üstad Zhuang, bunu çağrıştıran bir düşünceyi kitabında anlattığı kelebek rüyasıyla resmeder:

“Bir gün rüyamda kendimi bir kelebek olarak gördüm. Kelebek oradan oraya uçuyor ve kendisinin Zhuang olduğunu bilmiyordu. Tek bildiği şey uçmanın verdiği tarifsiz lezzetti. Sonra uyandım ve kendime geldim. Artık Zhuang olmuştum. Ama şimdi emin değilim, ben kendini rüyada kelebek olarak gören Zhuang mıyım, yoksa kendini rüyada Zhuang olarak gören bir kelebek mi?”

Sofistler açısından varlığı inkâr etmek veya bilinemezliğini savunmak hiç kolay değildi. Ancak yine de bu iddia karşısında diğerleri varlığı ispat etme çabasından kendilerini alamıyorlardı. Zira en nihayetinde söyleyeceğiniz her şey, önce var olmak zorundaydı. Diğer bir ifadeyle, bir şeyler söyleyebilmek için önce var olmalıydınız. Sofistlerden iki bin yıl sonra bile kendini böyle bir açmazın içinde bulanlardan biri de Fransa’dan Viyana’ya dökülen Creuse nehrinin kenarındaki La Haye kasabasında dünyaya gelen Rene Descartes idi. Descartes’in matematik zekâsı çok güçlüydü ve bunun yanında ince meseleleri çok güzel dile getirebilecek bir kapasiteye de sahipti. Felsefenin Düsturları adlı kitabında varlığını ispat etmek için kullandığı: “Düşünüyorum, öyleyse varım,” ifadesi asırlar sonra bile hatırlanacaktı.

Descartes, her şeyin varlığından şüphe etmeyi gayet mantıklı buluyor ve kendisi de işe önce şüphe ederek başlıyordu. Fakat bir şeyden şüphe duymak demek evvela şüphe duyabilen bir aklın varlığını zorunlu kılıyordu. Onun dışındaki her şey bu aklın bir yanılgısı olabilirdi fakat aklın kendisinin varlığı şüphe götürmezdi. Sonsuzluğun içinde çeşitli görüntüler ve düşünceler üreten bir akıl da kendi kendine var olamazdı. Onu var eden ve sonsuzluğa sahip mükemmel bir ilk sebep olmak zorundaydı. Böylece Descartes, Sofistleri haksız çıkarırken, kendinden on beş asır önce yaşamış olan Meryem oğlu İsa’yı haklı çıkarıyordu.

Fakat Descartes eğer bugün Türkiye’de yaşıyor olsaydı muhtemelen daha farklı bir yaklaşım sergilerdi. Önce yine şüpheyle başlar, daha sonra bankadan gelen mesajla irkilir ve o ayki kredi borcunu hatırlardı. Borcu olması için önce borç edinebilecek bir varlığın gerektiğini anlayan Descartes pek âlâ şöyle söylerdi: “Borçluyum, öyleyse varım.” Zira borç yiğidin kamçısıydı. Kamçı da kendi kendine olamazdı.

Sofistler Atina’da sözlü hitabet geleneğini sürdürürken aslında yazıyla not tutmak da yaygındı. Yazının bilinen ilk örneğini Anadolu’ya çok yakın bir yerde, Mezopotamya’da Sümerlere ait beş bin yıllık bir kil tablette görmüştük. Bu kil tablette yazan şey ise borçla yakından ilgiliydi. O yıl ambara ne kadar tahılın geldiği, kimin kaç hayvanı olduğu, tapınağın giderleri için kimlerin ne kadar yardım vereceği gibi bilgiler vardı. Belli ki borç yazılı tarihi başlatan şeydi.

Paranın icadından önce de takas değil borç sistemi vardı, ya da bugünkü tabirle söylersek, kredi sistemi. Aynı köyün sakinleri içinden bir kimse yumurtaya ihtiyaç duyduğunda hemen o an yanına bir kâse tereyağı alıp komşusunun kapısını çalmasına gerek yoktu. Zaten aynı yerde yaşadıkları için kimin kimden ne aldığı, kime ne verdiği kolaylıkla hatırlanabiliyordu. Doğruca gidip komşusundan yumurta istiyor, sonra komşusu tereyağı lazım olduğunda ona geliyordu. Köyde herkes birbirine kredi açıyordu, yani diğer bir ifadeyle, köyde herkes birbirine borçluydu.

Borçlar, ödenebileceği zaman anlamlıydı. Bir kimsenin borcunu ödeyemeyeceği düşünülürse karşılığında ya çok yüksek bir bedel isteniyor, yahut da borcun değerince bir şeyi hemen o an vermesi isteniyordu. Özellikle savaşa gidecek askerler söz konusuysa, savaştan dönüp dönmeyecekleri belli olmadığından dolayı askerlerin ihtiyaç duydukları şeyleri almak için değerli madenler vermeleri gerekiyordu. Daha sonra halk da bu değerli madenleri vergi olarak devlete ödeyecekti. Devlet köylülerden vergilerini madeni para olarak isteyerek köylülerin askerlerden madeni parayı alıp karşılığında erzak vermelerini sağlamış oluyor, böylelikle de ek bir maliyet çıkarmadan ordusunu besleyebiliyordu.

Binlerce yıl içinde metal paralar yumuşak kağıt paraya, yumuşak kredi sistemi ise metalik kredi sistemine evrilmişti. Artık sadece birbirini tanıyanların açtığı krediler yoktu. Bunun yanında birbirini tanımayan, faizle kredi veren bankalar ortaya çıkmıştı. Ayrıca bankalar tereyağı karşılığında yumurta vermiyordu. Bir senet karşılığında para veriyorlardı. Belli bir süre sonra senedi geri almak zorundaydınız. Ancak günü geldiğinde senedi geri almak için bankaya daha fazla para ödemeliydiniz.

Tıpkı insanlar gibi devletler de borçlanarak yatırım yapıyorlardı. Diyelim ki aklınıza çok parlak bir icat fikri geldi ve bunu yapmak için 100 milyon TL’ye ihtiyacınız var. Bu parayı biriktirmek için yirmi sene simit satıp sonra biriktirdiğiniz sermayeyle bu icadı yapmak yerine, bankaya gidip 100 milyon TL borç alır, icadınızı piyasaya sürüp oradan kazandığınız parayla borcunuzu ödeyebilirsiniz. Devletler de belli kağıtlar karşılığında parasını değerlendirmek isteyen yatırımcılardan borç alıyor, günü geldiğinde kağıtları geri almak için ilk başta aldığı paranın biraz daha fazlasını yatırımcılara geri ödüyorlardı. Dolayısıyla yatırımcıların devlete duydukları güven çok önemliydi. Zira devletin borcunu ödeyemeyeceğini anlayan yatırımcılar, tıpkı askerlere kredi açmakta isteksiz olan köylüler gibi, ya çok yüksek bir bedel istiyor yahut borç vermeyi reddediyordu. Oysa devletler de insanlar gibi borç bulamadıklarında, parlak icatlar yapmak yerine simit satmaya mecbur kalabilirlerdi. Ancak böyle girişimler ne orduyu doyurabilir ne de vatandaşları mutlu edebilirdi.

Nitekim borçlar ödenemediğinde patlak veren krizler her zaman tarihin kırıldığı olaylara dönüşmüştü. Daha yakın zamanda Yunanistan devleti borç batağı yüzünden neredeyse iflas etmiş, ondan çok kısa süre önce 2008 yılında ABD’de biriken hane halkı borçları ödenemediği için büyük şirketler batmış ve dünya bir ekonomik krize girmişti. Daha da geriye gittiğimizde 1929 yılındaki Büyük Buhran, Almanya’ya giden ucuz kredileri tüketince, Almanya’da popülist Nazi partisi yönetime gelmiş ve bu da İkinci Dünya Savaşı’na giden yolu açmıştı. Biraz daha geriye gittiğimizde borçlarını ödeyemeyen, yaygın bir açlık ile boğuşan Fransızlar, imparatora karşı isyan bayrağını çekmiş ve bir ihtilal gerçekleştirmişti. Demek ki borç, yazılı tarihi başlattığı gibi, aynı zamanda onu kırabilen bir şeydi.

Borcun insana neler yaptırabileceğini gösteren sınırsız örnek var. Bunların bir kısmını Breaking Bad yahut Ozark gibi televizyon dizilerinde bile görebiliyoruz. Ancak borç sadece parayla ilgili bir kavram da değil. İki kollu terazide bir şeyleri nasıl tarttığınızı düşünün. Eğer bir kilo pirinç tartmak isterseniz terazinin bir koluna bir kiloluk bir ağırlık yerleştirir, diğer koluna da pirinç koymaya başlarsınız. İki kol dengeye geldiğinde pirinçler bir kilo olmuş demektir. Para aslında borcun ağırlığını ölçmek için kullandığımız bir birim. Bunun yanında borcun ölçülemeyen türleri de var. Vatan borcu, kul hakkı, analık hakkı gibi kavramlar da borcun birer çeşidi. Hatta “din” kelimesi Arapça borç anlamına gelen “deyn” kökünden gelir ve kulun yaratıcısına borcunu ifade eder.

Gün geçtikçe artan pahalılık, insanların sadece yatırım yapmak için değil, temel ihtiyaçlarını karşılamak için de borç almalarını zorunlu kılabiliyor. Borçların ödenemediği durumlarda borçlu fertler bunu hacizle veya hapisle ödemeye zorlanıyor. Borçlu olan büyük şirketler, finans kurumları vs olduğunda ise devlet bu borçları bir kalemde silebiliyor yahut şirketleri hapse atmak çok mümkün olmadığı için onlara vatandaşlardan topladığı paraları yardım olarak veriyor ve onları ipten alabiliyor. Ne var ki, yaşamını sürdürmesi için temel şartları tesis etmek de devletin vatandaşa olan borçlarından biri. Borcunu ödemesi için vatandaşlara yardımcı olmak yerine, borçlardan dolayı batmaması için finans kurumlarına destek vermek ilginç bir tercih.

Genellikle konuları yazarken eğer bir problem dile getirmişsem bununla ilgili çözüm önerilerimi de sunmaya gayret ederdim. Ancak yaygın borç konusunda bunu yapabilmem çok mümkün olmadı. Ne Descartes imdadıma yetişti, ne Sofistler, ve ne de imparatorlar. Sadece şunu biliyorum ki, varlığın delili olarak akıldan yola çıkabiliyorsak, aklımız bize bu delili sunmakla borçlu olduğu içindi. Yani aslında akıldan da önce borç vardı diyebiliriz. Şöyle ki, düşünüyorum, öyleyse borçluyum. Borçluyum, öyleyse varım. (Ergo in debtum, ergo sum)

Not: Borcun tarihi ile ilgili daha geniş bilgi almak için bkz: David Graeber – Debt: The First 5,000 Years (New York: Melville House, 2011)